Bugün marketten aldığınız domatesin genlerine soğuğa dayanıklı olsun diye enjekte edilmiş bulunan balık geninin uzun vadede sizde nasıl bir etkiye sahip olabileceğini ölçebiliyor musunuz? Ya hazır gıdaların hangisinde ne var ve sizi, çocuklarınızı nasıl etkileyecek? Birkaç gün içerisinde medyaya yansıyan şu bilgi - haberler gen teknolojisi ile etik sorununun içiçe bir değerlendirmesini bir kere daha zaruri kılıyor.
Bakın Prof. Dr. Barbaros Çetin ne diyor:
“Kanada’da ispatlandı; o güzelim alabalıkların cinsiyet değiştirmesinin sebebi ne çıktı biliyor musunuz? Doğum kontrol haplarının kalıntıları, doğal alanlara, nehirlere karışıyor. Atıklar balıklara zarar veriyor. “Başka bir örnek; son 3-4 yıldır Avrupa’daki bazı mezarlıklarda insan cesetleri çürümüyor. Çünkü Avrupa sanayi devrimi geçirdi, aşırı kirlendi ve uzun yıllar hep konserve, koruyucu gıda yapıyor. Dolayısıyla insan kimyasallarla, koruyucularla kendini mumyaladı. Vücuduna onlar birikti, atamıyor. Çürümüyor, şimdi insan cesetleri…“İnsanlar çürümemeye başladıysa gezegenin biyolojik yapısı ölen diğer bitkileri hayvanları nasıl çevirecek? Biyolojik çevrim olmazsa dünya ölü bataklığına dönüşecek.”-Bir süredir Türkiye, dünya ile birlikte özürlü çocuklara uygulanan ‘Ashly yöntemi’ni tartışıyor. Ashly, Amerikalı bir özürlü çocuk; ve ailesi, onun büyüme hormonlarını veya genlerini iptal ettirerek fizik yapısında hep çocuk kalmasına yol açtı. Bu, etik miydi değil mi? Etik mi, yani insani mi, ahlaki mi, insanın manevi değerlerine uygun mu? Konunun Türkiye’de gündeme gelişi, bir annenin, özürlü çocuğu için benzeri bir uygulamaya yönelmesi sebebiyle gerçekleşti.Gen teknolojisi - etik ilişkisi ile ilgili benzeri bir haber, gündeme, bir koyunun bünyesinde yüzde 15 oranında insan organlarının üretilmesi ile girdi. Haberde bu yolla, hayvandan insana organ naklinin kapısı aralanmış olacağı belirtiliyordu. Ancak hemen yanında bilim adamları “Ya kötüye kullanılırsa” sorusunu sormayı ihmal etmiyorlardı.Genlerin manipülasyonunun yapıldığı bir teknoloji alanı olan gen teknolojisi, en az atomun parçalanması kadar önemli bir gelişme olarak değerlendiriliyor ve atomdan çok daha fazla ümit ve kaygı uyandırıyor.Aslında günlük hayatta bizler de, yediğimiz gıdaların nitelikleri, ya da bir sağlık sorunu ile bağlantılı olarak kaygı ve imrenmeyi birlikte yaşıyoruz. Ama denebilir ki kaygı boyutu daha derin.İnterneti kısa bir süre dolaştım ve biyoteknoloji, gen teknolojisi, gen transferi alanında neler çıktığına şöyle bir baktım.Neler yok ki…İşte şöyle bir olay:“ABD. Zambia’ya 2002 yılında, Dünya Besin Programı aracılığıyla 23.500 ton mısır bağışlamıştı. Zambiya, bu yardımı söz konusu ürünlerin genleriyle oynanmış olduğu için reddetti. Bunun üzerine, ABD, Zambia hükümeti aracılığıyla Zambialı şirketlere 51 milyon dolarlık bir kredi önerdi. Ancak, bu krediyi kullanmanın tek bir şartı vardı: Bu para ile Zambialı şirketler, Amerikan şirketlerinden yalnızca genleriyle oynanmış mısır alımı yapabileceklerdi. Bu öneri de reddedildi. Bunun üzerine ABD, ülkesinde genleriyle oynanmış ürünlerle, oynanmamış ürünlerin arasında bir ayrım yapma imkanı bulunmadığını iddia etti. Ne var ki, bu iddianın da doğru olmadığı biliniyordu. Bu girişim de sonuç vermeyince, ABD Senatosu, son derece ilginç bir yasa kabul etti. Bu yasaya göre, genleriyle oynanmış besinleri reddeden Afrika ülkelerine AIDS ilacı yardımı yapılmayacaktı. Ve Zambia, Afrika kıtasında AIDS’ten en fazla etkilenen ülkelerden biri idi.”Nasıl?Olay şuydu:Gen teknolojisine yönelik bilimsel araştırmalar çok masraflı teknolojilerdi. Bu tür araştırmalar, büyük yatırımlar, donanım ve alt yapı, ayrıca çok sayıda bilim adamı, uzman, yetişmiş insan gücü gerektiriyordu. Ayrıca, bütün bu yatırımı yaptıktan ve yıllarca geniş bir kadroyu istihdam ettikten sonra başarılı olacağınızın da garantisi yoktu. Bu nedenle, bu tür araştırmalar büyük şirketler ya da devletler tarafından yapılabilirdi. Bir kez bu araştırmalar yapılıp, bazı sonuçlar elde edildikten sonra, büyük şirketler, ellerinde bulundurdukları bu “ileri teknoloji” ürünü tohumu en geniş biçimde pazarlamak ve bundan kâr sağlamak isteyeceklerdi. Bir biyoteknoloji şirketi herhangi bir canlıya ait bir genin haritasını açığa çıkardığı zaman patent almakta, böylece, o gen üzerinde oynama hakkını, bir anlamda biyolojik temele dayalı bir mülkiyet elde etmekteydi. Oysa patent hakkı, yenilik getiren sınai buluşlara verilmekteydi. Bu şirketler, büyük ve güçlü şirketler oldukları için, kendi hükümetlerini de ticari amaçları için devreye sokabilmekte, bu arada, bu ürünü “geleneksel” yollarla üreten ülkelerin genetik yapısı değiştirilmiş ürünü satın alıp üretmeleri için çaba harcayabilmekteydiler. Nitekim, ABD, içerdiği riskler nedeniyle, genleriyle oynanmış organizmalara kısıtlamalar getiren Avrupa’ya bu ürünleri dayatma girişimini inatla sürdürüyordu. Öte yandan, Afrika da açlık sorunuyla karşı karşıya bulunduğu için bu tür bir direnç sergileyemeyen halklara da bu tür besinler yardım olarak veriliyordu. Zambia bunun kurbanı olmuştu.Ortada iki risk vardı:
1. Bizatihi gen değiştirmenin, gen transfer etmenin doğuracağı sonuçlar konusundaki bilgisizlik. Öngörü problemi.
2. Kötü niyet. Ahlaki sapma. Etik duyarsızlık. Bitkiler üzerindeki gen manipülasyonu şu amaçlarla yapılmaktaydı:Tarımsal ilaç kullanımında azalma, verimlilikte artış, raf ömründe uzama, besin değerinin artırılması, uygun olmayan iklim ve toprak koşullarında bile ürün alabilme, sanayiye yönelik ürün üretebilme (örneğin, sentetik plastik üretebilen bitkiler), dünya’daki açlığı azaltma…Ancak bu uygulamada şu risklerin de altı çizilmekteydi:
1- Genetik çeşitliliğin azalması ve gen kaynaklarının yok olma ihtimali:
2- Uygulanan teknik yöntemlerde oluşabilecek ve teknolojinin bilinmeyen sahasında kalan herhangi bir sürpriz ile, elde edilen gıdalarda şaşırtıcı menfi neticeler ile karşılaşılabilir.
3- Genetiği değiştirilmiş mikroorganizmaların toprak mikroorganizma yapısına menfi etkileri. 4- İnsan ve hayvan bünyesindeki mikroorganizmalarla birleşme ihtimali: Uğraş sahamızın canlı olması hasebi ile genetiği değiştirilmiş mikroorganizmalar, gıda olarak tüketildiklerinde girmiş oldukları hayvan ve insanlara ait canlı organizmalarla birleşme, onu yok etme, onu başkalaştırma ve neticesi belli olmayan tuhaf bir birleşik organizmanın meydana gelme ihtimali. 5- Antibiyotiğe dayanıklı genin kullanılması neticesi insanlarda antibiyotiğe dayanıklılığın artması:
6- Aktarılan genlerin diğer alanlara ve doğal çevreye sıçraması;
7- Böceklerin direnç kazanması. Aynı zamanda tabiat zincirinin bir halkası olan böceklerin beslenme zinciri içerisinde bu organizmalardan etkilenip, değişikliğe uğrayarak oldukça dirençli bir mekanizma geliştirebilmeleri riski,
8- Virüs kaynaklı genlerin, diğer virüslere gen transfer etme ihtimali, 9- İnsan ve hayvanda alerjik ve zehir etkisi olan genlerin aktarılması ile en masum gıdalara taşınması neticesinde insanların her an bu toksitlerle(zehirleyicilerle) karşılaşabilme riski. 10- Tabii ortamın bozulması ve tek yönlü floranın oluşması: Tabiatta var olan ve devam eden o kusursuz dengenin bozulması sonucu; nebatî ve hayvanî çeşitlilik azalması ve hatta tek yönlü floranın oluşması riski. Canavar nitelikli bir tabii paylaşımın olma ihtimali. 11- Genetiği değiştirilmiş mikroorganizmaların yetiştiği ortamda diğer canlıların etkilenebilmeleri.
12. Asıl tehlike ise böyle bir süreç bir kere başladığında geri dönüşün olmaması. Yani temizlenebilir bir kirlilikten söz edilememesi.
13. Ayrıca tohum ve ürün tekeli oluşması tüketen ülkeler adına büyük risk oluşturuyor. Bugün tarımsal ticari genetik değişime uğramış organizma (GDO) üreten dört ülke şunlardır: Amerika (yüzde 66), Arjantin (yüzde 23), Kanada (yüzde 6) ve Çin (yüzde 4). İlginç olan şu ki, üretilen tohumlar içine yerleştirilen “intihar genleri” sayesinde ikinci bir yıl ürün vermemektedir. Böylece tohum üreten ülkeye, hem tohum cinsi hem onun temini açısından dayanılmaz bir bağımlılık oluşmaktadır. Bunun nasıl küresel şirketlere bağımlılığa dönüştüğünü ise Zambia örneği ile daha yakından görmüş olduk.
14. Laboratuarda genleriyle oynadığınız bitkiyi doğaya ve insana son derece zararlı bir organizmaya da dönüştürebilirsiniz… Deneyleriniz yeterince uzun ve güvenli değilse, ya da tedbirleriniz yeterli değilse, yarattığınız bu “canavar tohum” laboratuar dışında insan eliyle ya da doğal yollardan üremeye başlayabilir.
15. Bir başka husus, üretim olmasa da bulaşma riskinin her an mevcut bulunmasıdır. Genetik kirlenme veya yayılma, bilim adamları tarafından “Genetik teknolojisinin tahmin edilemeyen riski” olarak
kabul edilmektedir.Bilim adamları şöyle diyor:“Genetik manipülasyonların hastalıkların teşhisinden tedavisine, yeni besin kaynaklarının oluşturulmasından nesli tükenmekte olan hayvanların üretilmesine kadar uzanan geniş bir yelpazeye hizmet veren bir potansiyele sahiptir ve günümüzde hayatın her alanında etkisini göstermektedir. Özellikle tıp, tarım, hayvancılık, gıda, kimya, enerji ve çevre endüstrileri gen teknolojisinden yoğun şekilde yararlanmaktadır. Gelinen noktada gen teknolojisi ile insan kendi kopyasını yapabileceği gibi, kendi çevresini de kalıcı olarak değiştirebilecek bir potansiyele sahiptir.” “Ancak…” diye başlayan cümlede ise, gen teknolojisinin bu potansiyel gücü ile paralel olarak ortaya çıkan ‘etik soru ve sorunlar’a işaret ediliyor.Şunlar da kötü niyet, ahlaki sapma, etik duyarsızlık çerçevesinde işaret edilenler:“Tartışılan etik sorunlar gen kirliliği, doğal dengenin bozulması, genetik bilginin biyolojik silah olarak kullanılabilme riski, sigorta şirketleri tarafından sigorta oranlarının yükseltilmesi, üstün insan yaratma çalışmaları ve/veya ağır işçi olarak çalıştırılan insan ve maymun arası yaratık üretme çalışmaları, cinsiyet ayrımcılığı, standart sağlık kalitesinin oluşturulamaması, genetik olarak değiştirilmiş ürünlerin insan ve hayvan sağlığı üzerinde olumsuz etkiler yaratma ihtimali…”
Belki bu yazıyı, şöyle bir soru ile bitirmek nasıl bir mecrada yürüdüğümüzü anlatmak bakımından anlamlı olabilir:
-Bugün marketten aldığınız domatesin genlerine soğuğa dayanıklı olsun diye enjekte edilmiş bulunan balık geninin uzun vadede sizde nasıl bir etkiye sahip olabileceğini ölçebiliyor musunuz? Ya hazır gıdaların hangisinde ne var ve sizi, çocuklarınızı nasıl etkileyecek?