Feeds:
Yazılar
Yorumlar

“MENDERES çok büyük adamdı.”

MENDERES çok büyük adamdı.” 

Menderes, İmam-ı Azam’ın türbesinde neler düşündü?

Mustafa ARMAĞAN, Zaman Gazetesi 14 Haziran 2009

 

Geçen hafta 1921′de Suriye sınırı çizilirken Hasan Basri Çantay’ın, topraklarımızın peşkeş çekildiğini söylediğini aktarmış ve sormuştum: Bilin bakalım Çantay bugün hangi partinin sıralarında oturuyor? Sayın Aydın Menderes arayarak bu soruyu bana yöneltti. Kendisine fakirin de o cevabın hasretiyle yandığını söylemekle yetindim.

 

Hazır Aydın Bey’i yakalamışken sormadan edemedim: Rahmetli babanızın Bağdat’ta İmam-ı Azam’ın türbesini ziyaretinde söyledikleri doğru mudur? Sağ olsun, kendisi birkaç koldan teyit etti olayı.

Olayı anlatan kişi, başlangıçta CHP’den meclise girmiş olup 1954 seçimlerinde DP’den milletvekili seçilmiş olan Sebati Ataman. (Nazlı Ilıcak’ın “Menderes’i Zehirlediler!” (1989) adlı kitabında Ataman’la yaptığı söyleşiden aktaracağım.) Siz ne söylediğini merak ededurun, ben o sözleri bir çerçevenin içine yerleştirmek istiyorum ki, tesadüfen söylenmediği anlaşılabilsin.

İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanlığı devrinde Araplarla ilişkilerin geliştirilmesi için tek bir adım dahi atılmamış, daima olumsuz tavır takınılmıştır. 28 Mart 1949′da İsrail’i tanıyan ilk Müslüman devlet olduğumuzu ve bu tutumun bizi Arap aleminden iyice koparttığını bilmekte fayda vardır. Prof. Hüseyin Bağcı’nın da belirttiği gibi İsrail’i tanımış olmak, Menderes’in CHP’den devraldığı bir ‘dış politika yükü’ydü. Bu yük, ancak ileriki yıllarda ortadan kaldırılacaktı.

İşte Türkiye ile Irak arasında 24 Şubat 1955′te imzalanan ve sonradan İngiltere, Pakistan ve İran’ın da katılımıyla Ortadoğu’nun Türkiye’nin önderliğinde toparlanması çabasının arkasındaki dış politika manzarası buydu.


Menderes’in kuruluşunda katkıları olduğu Libya‘yı ziyareti sırasında Turgut Reis’in türbesinde Fatiha okudu (15 Şubat 1957).

 

Menderes, Türkiye’nin mutlaka bir Ortadoğu politikası olması gerektiğine inanıyordu. Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü’den bu politikanın belirlenmesini isterse de sonuç alamaz. Bu arada Mısır büyükelçimizle görüşen ABD Dışişleri Bakanı Dulles’ın “Mısır siyasetiniz nedir?” sorusuna elçinin “Bilmiyorum” diye cevap vermesi bardağı taşıran damla olur. Menderes tam anlamıyla yalnızdır. Dışişleri Bakanlığı’nı kendisi sürüklemek zorundadır. İpleri eline alır ve harekete geçer.

Şu sözler kendisine ait: “Biz Arap komşularımızla dostuz. Eğer bazen bu hisler bir sis perdesi altında gizlenmiş gibi görünmüş ise de bunun geçici sebeplerden ileri geldiğine ve bundan böyle bütün bütün yok olmasının da mukadder bulunduğuna hiç şüphe etmiyoruz.” Araplarla dostluğumuzun arasındaki engellerin kaldırılması kaçınılmazdır ona göre.

Öyleyse ne yapılmalıdır?

Önce İngiltere’nin, ardından da ABD’nin tutumunu yoklayan Başbakan, Ortadoğu gezisine çıkan Dulles’ı, programda yokken Ankara’ya davet eder ve uzun bir görüşme sonunda onu da ikna eder. Menderes, Nasır’a karşı harekete geçmiş ve İngiltere ile ABD’yi de ikna etmiştir. İlk hedef, Irak’la işbirliğidir. 6 Ocak 1955′te Bağdat’a giden Menderes, bir fırsatını bulup Nuri Said Paşa’yla baş başa görüşür. 13 Ocak’ta Türkiye-Irak ortak bildirisi yayınlanır. Uzun zamandır uyuşuk bir dış politika güden Türkiye’nin gösterdiği bu inanılmaz ataklık, İngiltere ve ABD’yi bile şaşırtmıştır.

 

Daha çok şaşıran ise Mısır ve İsrail’dir. İkisi de Türkiye’nin aleyhine döner. Anlaşmayı bozmak için uğraşırlar. İsrail Devlet Başkanı Ben Gurion, şoka girmiştir. Menderes 23 Şubat’ta tekrar gider Bağdat’a ve ertesi gün, Bağdat Paktı haberi, ajanslardan dünyaya yayılmaktadır. İngiltere davet edilir pakta, sonra da ABD. Birincisi girerken, ikincisi dışarıda kalmayı tercih edecektir.

Anlattıklarımızdan çıkarılması gereken sonuç şudur: Türkiye, Atatürk döneminden sonra ilk defa Ortadoğu’da ‘bir şey’ yapmaya çalışmakta, öncülüğü ele almaktadır.

İşte Sebati Ataman’ın aşağıdaki hatırasını bugünlerin gazete sayfalarının arasına koyarak okuyun lütfen. Adnan Menderes, Bağdat’ta İmam-ı Azam hazretlerinin türbesini ziyarete gitmiştir. Sonrasını beraber okuyalım:

“Dualarımızı okuduk, ayrılacağız. Adnan Bey kımıldamıyor. Öylece kaldı, âdeta murakabeye daldı. Nihayet silkinip kendine geldi. Dışarı çıkarken yanına yaklaştım ve sordum: “Beyefendi, bir murakabeye daldınız, merak ettim, o esnada ne düşündünüz?” Kolumdan tutup bir kenara çekti ve şu cevabı verdi: “Sebati, bu mezarını ziyaret ettiğimiz şahsiyet, burada ve yakın şarkta, bizim memleketimiz de dahil bütün İslam ülkelerinde ebedî olabilecek bir nizam kurmuştur. Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra bu nizam da yıkılmış, darmadağın olmuştur. Şimdiki İslam ülkelerinin vaziyetini görüyorsun. Bu nizamın başka esaslar dahilinde yeniden kurulması, sulh ve  sükûnun avdet etmesi lâzımdır. Biz de buraya bunun için geldik.”

Menderes’in sözlerini dinlerken, gözüm yaşlar içinde kalmıştı. Bana “Ağlıyor musun?” diye sordu ve sözlerini sürdürdü: “Ağlama, bu olacak, muhakkak olacak, biz görmeyeceğiz ama torunlarımız muhakkak görecek.”

Sebati Ataman ekliyor: “Menderes çok büyük adamdı.”

Atatürk bu sözü demiş mi? Okumaya Devam »

EZAN, Turkiye’de 1932 yilindan itibaren Turkce okunuyordu;  ne mutlu ki 1932-YILI-EZAN-kanununun Rahmetli ADNAN MENDERES Hukumetinin iptal etmesiyle, EZAN 1950 YILINDA gerçeğine döndü?  Ne mutlu ki, EZAN Arapca okunmaya basladi?  BUNU RAHMETLI ADNAN MENDERES GERCEKLESTIRDI!!!

Kaynak:   http://www.metacafe.com/watch/2743572/ezan_nas_l_ger_e_ine_d_nd_t_rk_slam_yolunun_ehidi_ulu_nderimiz_adnan_menderes/

 

TüRK İSLAM YOLUNUN ŞEHIDI, ULU ÖNDERIMIZ RAHMETLI  ADNAN MENDERES’E BUTUN TURK ULUSUMUZCA ALLAH’DAN MILYONLARCA DEFA RAHMETLER DILIYORUZ, RUHU SAD OLSUN MERHUMUN VE YOLUNDA GIDEN ARKADASLARININ:

 

27 yillik iktidar partisi CHP 1950 yilinda cokmustu, milletin demirkirati yuzde 53′leri asan oy patlamasiyla 408 milletvekili cikartmisti.  CHP’nin ise 69′du. Demokratlar sevinc icindeydi. Turk Milleti ise ilk defa dediginin cikmasi ve sozunun gecerli olmasinin zevkini cikariyordu. 15 Mayis 1950 sabahi Turk Milleti beyaz ihtilali yaparak bembeyaz bir sayfa acmisti demokrasi tarihine!  

 

23 Mayis 1950, Menderes ilk icraatina hemen 1932 yilinda EZANI  Turkceye ceviren Kanunu iptal etmekle basladi.  Ezanin Arapca okunma karari sok etmisti bazilarini!  Menderes ise bu tabularin ustune gitmeye kararliydi.  Menderes’in bu teklifi hemen Meclis’ten kabul gordu.  Bazi CHP’liler de destekledi.  Bazi sozde ilerici aydinlarsa Demokrat Partiden bu karar yuzunden koptular.  Menderes sozunde kararliydi, karari hemen Cankaya koskune gonderdi, Kanunun Ramazan ayina yetismesi isteniyordu.  Bayarsa Kanunu onaylamiyor ve agirdan aliyordu. Oyalandigini anliyan Menderes tavrini hemen sertce ortaya koydu ve hemen istifasini yazip Mersin’e hareket etti. Sonuc Menderes’in teklifini Bayar imzalamak zorunda kalmisti. Menderes de hemen Mersin’den geri donmustu.  Ordu ise konuyu tartismaya coktan baslamisti bile.  Ihtilalin ayak sesleri kislalardan sokaklara gelmekteydi artik!  Ne mutlu ki, artik ezan minarelerin serefelerinde Arapca okunmaktaydi.

 

Menderes bir yandan kalkinma hamlesi baslatirken, Turk milleti yapilan yollar, baraj projeleri ile adeta mutluluktan ucuyordu.  Ulke santiye haline donusmustu, yil 1954!  Yeniden yapilan secimler sonucunda Demokrat Parti iktidara gelmisti. Demokrat Parti milletvekili sayisini 625’e   cikarirken, CHP ise 31’e dususun acisini yasiyordu.  CHP hezimete ugramisti.  Tarihler 1957’dir, ihtilalciler son hazirliklarini yaparken,  Menderes secim kararini verir.  Menderes Trabzon’da yaptigi konusmada Ismet Pasa hastadir ve hastaliginin adi, yani  teshis Iktidar hastaligidir, der.  Milli sef oldukca sinirlenir ve eger Demokrat Parti’nin sansi varsa benim sagligimda cekilmek lutfuna ugrar, onlari ileride mudafaa edecek tek adam ben olacagim cevabini verir.  Milli sef, ihtilalcilere goz kirpmisti bile.  Albay Talat Aydemirse ihtilal gunu olarak 29 Ekim’i secmisti. 29 Ekim toreninde devlet erkani tutuklanacakti.  Demokrat Parti secimden galip cikinca Aydemir’in planlari suya dustu.  Bu sefer devreye Faruk Guventurk girer.  Ihtilalin fikirlerini de Menderes’in Milli Savunma Bakani Semi Ergin’e acar. Bakana acik, acik ihtilalin liderligini teklif eder. Semi Ergin ben yokum ama, isterseniz siz yapin yolunu gosterir. Menderes’e bu hazirligin haberini binbasi Samet den almistir.  Menderes kararini vermistir, donus yoktur, onlarin cezasini verecektir. Donusu olmiyan yollara ordu coktan girmisti bile!

 

Ezan Nasıl Gerçeğine Döndü Islam Düşman Ları O Kanlı Eller Yıkamakla Temizlenmez Unutmadık Sonsuza Kadar Unutturmayacağız 

 

 http://www.metacafe.com/watch/2743572/ezan_nas_l_ger_e_ine_d_nd_t_rk_slam_yolunun_ehidi_ulu_nderimiz_adnan_menderes/

 

sorular-cevaplar

1. Yüce yaratıcı Allah insanları neden yaratmıştır?

2. Allah’a inanmakta büyük zorluk çekiyorum.

3. Allah’ın varlığının başı ve sonunun olmaması ve samed ismi ne demektir?

4. Allah’in nuru ne demektir?

 

Yukaridaki onemli husus ve sorulara Prof. Dr. Hayrettin Karaman cevap veriyor:

 

Soru:
Yüce yaratıcı Allah insanları neden yaratmıştır?

Cevap:
Allah Teâlâ’nın yüce ve kâmil sıfatları vardır, bunlardan biri de yaratma sıfatıdır. Bu sıfatın âtıl olması, hiç olmaması gibidir, faal olması ise devamlı yaratmanın bulunmasını gerektirir. Allah yaratandır, en güzel yapandır, mutlak iyilik, güzellik ve kemaldir. İşte bu sıfatların eseri, tecellîsi (ilgili olduğu yerlerde eserlerinin görülmesi) diğer varlıklar arasında insanın da yaratılması sonucunu doğurmuştur. İnsan Allah’ın, birden fazla sıfatının tecelli ettiği, eserinin görüldüğü bir varlıktır, yaratılmışların -bu bakımdan- en kâmilidir. Yaratılış amacına uygun olarak varoluşunu gerçekleştirdiği takdirde (yani Allah’ı bilme, O’na inanma ve O’nun rızasına uygun bir hayat geçirme amacını gerçekleştirmesi durumunda) insan, dünya ve ahirette mutlu olacak, Allah Teâlâ’nın nice sıfatlarının eseri onda tecellî edecek, ilâhî güzelliklerin -deyim yerinde ise- kopyası, yansıması onda gerçekleşecek, ölümden ve kıyametten sonra gelecek/yaşanacak olan ebedî ahiret hayatında ise yine Yüce Mevlâ’nın ebedîlik sıfatının insancası yaşanacaktır.

 

Soru:
Selam. Direk konuya girecem. Ben 22 yaşında biriyim Allah’a inanmakta büyük zorluk çekiyorum. Şu an eminim bu duyduklarınız sizde klasik bir ateist imaj yaratmıştır, ama durum bundan çok farklı anlatayım: Ben Allah’ın varlığına inanmak istiyorum, ama “Allah’ım yardım et, Allah’ım beni kurtar” veyahut “Allah’ım sen çok büyüksün” dediğim zaman gerçekten bir Allah’ın varlığına inanarak bunları söylemiyorum. Bunun yerine arkadaşım Mehmet’ten yardım istemek bana daha gerçekçi geliyor; yani net olarak şunu söyleyebilirim, Allah dediğim zaman Allah’ı yaşayamıyorum, sadece ağzımdan beş harfli bir kelime çıkıyor. Allah dediğim zaman “yoktan var
eden, evrenin yaratıcısı, herşeyin sahibi” biri beynimde belirmiyor, sizden bana şu konuda yardım etmenizi istiyorum; bana Allah dediğim zaman ne dediğimi bilmeme yardım etmenizi; nasıl elma dediğim zaman aklıma ağaçta sallanan bir kırmızı yuvarlak cisim geliyorsa ve ben ne dediğimi gerçekten çok iyi biliyorsam Allah dediğimde de aynı şeyi hissetmek istiyorum, saygılarımla. (Yazımda bir kaç şeyi ardarda tekrarlamış olabilirim ilk kez bu konuyu açtığım için uygun kelimeleri de tam olarak yerli yerinde kullanmamış olabilirim, affedin)


Cevap:
Konu çetrefil, soruyu yazan da dil ve bilgi bakımından yeterli olmadığı için soruda yersiz ifadeler ve tutarsızlıklar var, ancak maksat anlaşılıyor; biz de sözleri değil, maksad esas alarak bazı açıklamalar yapmaya çalışacağız.


Kur’an Allah Teâlâ’nın gözle (basar) algılanamayacağını, akıl ile de kavranamayacağını açıkça ifade ediyor. Hiçbir kimse tarafından görülmemiş ve dünyada görülemeyecek olan bir varlığın, gözle görülen mesela kırmızı bir elma gibi tasavvur ve tahayyül edilememesi tabîîdir. Eğer insanoğlu zihninde, hayalinde bir Allah tasavvur ve tahayyül ederse, Allah’ı bundan (hayalinde O’na verdiği şekilden, suretten” tenzih etmesi, “Haşa Allah bu değildir, O, tasavvur edilemez, herhangi bir şekle sokulamaz” demesi gerekir.


Allah’a iman, gayba (görülemeyene) imanın başında gelir. Bir şeyin varlığını bilmek ve ona inanmak başkadır, onu görmek, görmeden tasavvur etmek başkadır; “ikincisi olmuyor diye birincisi de olmaz” denemez, birincisi ikincisini zorunlu kılmaz; yani var olan her şeyin görülmesi gerekmez. Biz, evrenin ve evrende olanların, dünyaya ve onun da içinde yer aldığı galaksiye nisbetle çok daha büyük olduğunu biliyor ve buna inanıyoruz, ama o galaksilerin tamamını görmüyoruz. Biz aklımızın olduğunu biliyor ve buna inanıyoruz, ama onu görmüyoruz ve tasavvur da edemiyoruz. Aklın işlevine, eserine bakarak onun var olduğunu biliyor ve ona inanıyoruz. İşte bunun gibi kendimize ve çevremize bakıp bunların üzerinde düşününce de Allah’a ulaşıyoruz; yani bütün bunlar yaratan ve yöneten bir varlığın olması gerektiği sonucunu çıkarıyoruz. Bu varlığın niteliklerini kısmen aklımızla buluyoruz, ama bu konuda akıl yeterli olmuyor, nitelikleri doğru ve tam olarak öğrenebilmek için Allah’ın açıklamasına ihtiyaç duyuyoruz, bu açıklama da vahiy yoluyla yapılıyor.


İnsan bir kere Allah’a iman ettikten sonra bu imanın bilgi imanını geçip, “bir şeyi görerek, hatta bir şey olarak ona inanma” kesinliğine ulaşabilmesi için tefekkür ve ibadete devam etmek gerekiyor. Tefekkür ve ibadet sonunda, yine görmeden öyle bir Allah inancına ulaşılıyor ki, bu imanın sahibi gördüklerinden şüphe ediyor da Allah’ın varlığından şüphe etmiyor.

 

“Bir şeyi Mehmet’ten, Ahmet’ten istemenin, Allah’tan istemekten daha gerçekçi gelmesi”, isteyenin hem kendisi hem de başkalar hakkındaki bilgisinin sığlığından, tefekkür kapasitesinin darlığından kaynaklanır. Ayrıca bir şeyi Mehmet’ten istemekle Allah’tan istemek de birbiri ile çelişmez. Mehmet’in vermesinin anlam başkadır, Allah’ın vermesinin anlam başkadır. Allah dilemezse Mehmet veremez ve Mehmet’in verdiği de Allah’ındır. Hiçbir insan yoktan bir zerre yaratmış değildir; bütün yapılanlar, bulunanlar, alınanlar, verilenler yaratılmış ve hazır bulunuş bir âlemde ve o âlemden (ondaki canlı ve cansız varlıklardan) yapılmaktadır. Hem kaynak O’ndandır, hem beşerin yapıp ettiklerinin düzeni (tabîî denilen düzen) O’na aittir.

 

Soru:
Allah’ın varlığının başı ve sonunun olmaması ve samed ismi ne demektir?
Okumaya Devam »

Anayasa, Ulus ve Din

Anayasa, Ulus ve Din

Islam Hukuku Profesoru Dr. Hayrettin Karaman

 

Anayasa’nın 3. maddesine göre devletin milli marşı İstiklal Marşı’dır ve orada şu mısra vardır, tam aciklama burada:

“Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklal”.

 

 

 

 


Ergenekon soruşturmasında yer alan belgeye göre Kara Kuvvetleri Komutanı iken Büyükanıt şöyle demiş: “Anayasa’nın 2. maddesine göre… ülkü, dil, kültür birliği ulusun oluşmasında temel unsurlardır. Din konusu ulusun oluşumunda söz konusu değildir.”

Bir kere Anayasa’nın hiçbir yerinde “ulusun oluşmasının temel unsurları şunlardır” şeklinde bir ifade ve sınırlama yoktur. Dinin, ulusun oluşumunda oynadığı role de temas edilmemiştir.

Eğer Atatürk milliyetçiliğinde dinin yeri yoksa, komutan bunu demek istiyorsa bu takdirde bu milliyetçilik anlayışının, Anayasa’ya göre mutlak üstünlüğü bulunan millet iradesinde yeri olup olmadığını sorgulamak gerekir. Yüzde yüze yakını Müslüman olan bu ülke insanının milliyetçilik anlayışından da, hayatından da dini kaldırmak mümkün değildir ve mümkün de olmayacaktır.

Türkiye laik ulus devletinde üst kimlik problemi vardır; bu üst kimlikte din olmayacaksa etnik aidiyet de olmaz. Ama bu bir “üst kimlik” meselesidir ve şu anda konumuz dışındadır, ancak farklılık içinde bir ulus teşkil
eden

insan guruplarının kimliklerinde din çok önemli ve bizde kahir ekseriyetle ön planda yer alır.
Atatürk de yeni Türkiye’yi kurarken büyük ölçüde dine ve din adamlarına dayanmış, bu unsuru her fırsatta dile getirmiş ve desteğini almıştır. “Daha sonra bundan vazgeçti veya baştan beri bu bir politika idi” denirse, bu “vazgeçti, politika yaptı” iddiasının etik ve hukuki açıklaması bu iddiada olanlara düşer.

Şimdi Anayasa’ya dönelim ve Kara Kuvvetleri Komutanı’nın iddiasının burada yer alıp almadığına bakalım.

“MADDE 2.- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.”

Burada Atatürk milliyetçiliğine atıf var.
Okumaya Devam »

2006 YILI 56. BERLIN BEYNELMILEL FILM FESTIVALINDE 3600 FILM ARASINDAN SECILEN İzleyenleri şoke eden ibretlik bir video:

‘Yarım bırakılan bir porsiyon yemeğin aslında ne demek olduğunu hiç düşündünüz mü?’  işte yönetmen Ferdinand Dimadura tarafından çekilen bu kısa film, izleyenlere bu soruyu soruyor. Dimadura, 2006 yapımı olan 6 takikalık kısa filmi “a la carte chicken”la, yemeklerimizde yarım bıraktığımız porsiyonların dünyadaki küresel açlığa yansımasına çarpıcı bir dille dikkat çekmeye çalışıyor.  

Hunger and poverty brought about by Globalization.

İnsanların manevi dinamiklerden uzaklaşması sebebi ile etrafındaki diğer yardıma muhtaç kişilere olan sorumluluk duygularını kaybettiklerini vugulayan Dimadura, her gün 10 bin insanın kötü ve yetersiz beslenme sonucu hayatını kaybettiğinin altını çiziyor.

 

İŞTE O ŞOKE EDİCİ 6-DAKIKALIK VİDEO

 

http://tr.sevenload.com/videolar/1oqbyOe-zleyenleri-oke-eden-ibretlik-bir-video

KAYNAK: ZAMAN Gazetesi, 30 Mayis 2009

İBLİS – ŞEYTAN

Ibn-i Abbas (r.a) Hazretlerinden naklen Muaz B. Cebel rivayet ediyor:

Bir gun Resullullah ( s.a) ile beraberdik. Ansardan birinin evinde toplanmistik.. Tam bir cemaat olmustuk. Sohbete dalmistik. Bu arada, disaridan bir ses geldi : Ev sahibi….. icerdekiler…

Eve girmem icin bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dilegim var. Bunun uzerine , herkes Resullullah ( s.a) efendimizin yuzune bakmaya basladi. Orda ve her zaman buyuk oydu… Izin ondan cikacakti.  Resullullah (s.a) Efendimiz, duruma vakif oldu ve : 

<< Bu seslenen kimdir bilir misiniz?>> Buyurdu….

Biz hep birden soyle dedik : En iyi bilen ALLAH ve Resuludur. Bunun uzerine Resullullah (s.a) Efendimiz :

<< O, lain iblistir. Seytandir Allah’in laneti onun uzerine olsun….>>

Buyurunca;  hemen Hz. Omer : Ya Resullullah , bana izin veriniz onu oldureyim.  Dedi…. Resullullah ( s.a) Efendimiz bu izni vermedi; soyle buyurdu: 

<< Dur ya Omer, biliyomusun ki; ona belli bir vakte kadar muhlet verilmistir… Oldurmeyi birak.>>

<<Kapiyi ona acin gelsin… O buraya gelmek icin emir almistir.   Diyeceklerini anlamaya calisiniz. Size anlatacaklarini iyi dinleyiniz.>>

Sonra soyle buyurdu:

Bundan sonrasini Ravi’den dinleyelim.  Soyle anlatti : Kapiyi ona actilar. Iceri girdi ve bize gorundu.  Birde baktık ki, şekli şu :

Bir ihtiyar. Şaşı.  Aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallaniyor. At kili gibi. Gozleri yukari dogru acilmis.  Kafasi, buyuk bir fil kafasi gibi. Dudaklari da, bir manda dudagina benziyordu. Sonra, soyle bir selam verdi ; Selam ya Muhammed ;  selam size ey cemaat-i muslimin.

<< Selam Allah’indir ya lain >> Sonra soyle buyurdu :

<< Bir is icin geldigini duydum; nedir o is? >> Seytan soyle anlatti ;

Benim buraya gelisim kendi arzumla olmadi. Mecburen geldim. Resullullah (s.a) Efendimiz sordu ;

<< Nedir o mecburiyetin ? >>

Seytan anlatti ; Izzet sahibi Rabbin katindan bana bir melek geldi. Ve dedi ki; Allah-u Taala sana emir veriyor :  Muhammed ‘e gideceksin. Ama dusuk ve zelil bir halde.  Tevazu ile.  Ona gideceksin ve ademogullarini nasil kandirdigini anlatacaksin.  Onlari nasil aldattigini soyleyeceksin bir bir ona. Sonra o sana ne sorarsa dogrusunu diyeceksin.  Sonra …

Allah-u Taala buyurdu ki :  Soylediklerine bir yalan katarsan , dogruyu solemezsen …. seni kül ederim ; ruzgara savurur … Dusmanlarinin onunde , seni rusvay ederim.  Iste … boyle ; ya Muhammed , o emir uzerine sana geldim. Arzu ettigini bana sor .  Sayet bana sorduklarina dogru cevap vermezsem ; dusmanlarim benimle eglenecek.  Su muhakkak ki , dusmanlarimin  eglencesi olmaktan daha zor bir sey yoktur.

Bundan sona Resullullah (s.a.) Efendimiz soyle sordu :

<< Madem ki , sozlerinde dogru olacaksin. O halde bana anlat : Halk arasinda en cok sevmedigin kimdir ? >>

Seytan su cevabi verdi :  Sensin ya Muhammed. Allah’ in yarattiklari arasinda senden daha cok sevmedigim kimse yoktur.  Sonra senin gibi kim olabilir ki ?

Resullullah (s.a.) Efendimiz sordu :

<< Benden sonra , en cok kimlere buguzlusun ve sevmezsin?…>>

Seytan anlatti : Muttaki bir gence ki … varligini Allah yoluna vermistir. Bundan sonra , sual cevap asagidaki sekilde devam etti.

Resullullah ( s.a.) Efendimiz sordu ; seytan anlatti :

<< Sonra kimi sevmezsin ? >>

Kendisini sabirli bildigim , supheli islerden sakinan alimi …

<< Sonra ? >>

 Temizlik isinde … yikadigi yerleri uc defa yikamayi adet eden kimseyi.

<< Sonra ? >>

Sabirli olan bir fakiri ki ; ihtiyacini kimseye anlatmaz… Halinden sikayet etmez.

<< Peki, bu fakirin sabirli oldugunu nerden bilirsin ? >>

Ya Muhammed , ihtiyacini kendi gibi birine acmaz.  Her kim ihtiyacini kendi gibi birine uc gun ust uste anlatirsa, Allah onu sabredenlerden yazmaz. Sabirli kimselerin isi buna benzemez.  Hasili , onun sabrini ; halinden , tavrindan ve sikayet etmeyisinden anlarim.

<< Sonra kim ? >>

Sukreden zengin.

<< Peki, ama zenginin sukreden oldugunu nasil anlarsin ? …>>

Onu gorursem ki , aldigini helal yoldan aliyor ve mahalline harciyor. Bilirim ki : sukreden bir zengindir.

Resullullah (s.a.) Efendimiz bu defa mevzuu degistirdi ve ona baska bir sual sordu :

<< Peki, ummetim namaza kalkinca , senin halin nice olur? ..>>

Ya Muhammed, beni bir sitma tutar . Titrerim.

<< Neden boyle olursun ; ya lain ? .. >> Okumaya Devam »

merhum-muhsin-yazicioglu 

Demokrasi Şehitimiz Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Merhum MUHSİN YAZICIOĞLU’na ALLAH’dan RAHMETLER DİLİYORUZ, MEKANI CENNET, MAKAMI PEYGAMBER EFENDIMIZ HZ. MUHAMMED’E (S.A.S) KOMŞU OLUR INŞALLAH.  Allah (CC) Onu ve dava arkadaşlarını Peygamber Efendimiz (ASM)’e, bizleri de onlara cennette komşu eylesin, amin. Mekanları şuhedanın ve salihlerin gideceği cennetler olsun, nur içinde yatsınlar, ruhları şad olsun.

 

Helikopter kazasinda vefat eden 6 kisiye ALLAH’dan RAHMETLER muhterem ailelerine, yakinlarina ve Milletimize başsağlığı ve sabırlar diliyoruz. Allah geride kalanlara güç, kuvvet versin. Merhum Yazıcıoğlu 7.5 yil Mamak cezaevindeki ikibucuk metrekarelik bir hücrede çok zor bir hayat yaşadı, neticede ceza almadan zindandan çikti, çile ve zorluklarla hayatı geçti, Özü, sözü bir olan mert bir kişiydi, maneviyatı kuvvetliydi. Allah rahmet eylesin. Muhterem Ailesine, yakınlarına ve tüm Türk milletine başsağlığı ve sabırlar diliyoruz. Merhum en cok sevdigim ve saygı duydugum siyasilerden biriydi. Kader birliği yaptığı dava arkadaşlarıyla beraber verdiği eşsiz mücadele ile meşakkat, çile ve şerefle dolu aziz hatıraları gönüllerimizde taht kurdu ve gönüllerimizde ilelebet yaşayacaktır.  MİLLETİMİZİN ACISI ÇOK BÜYÜK!!!

 

 

 

Merhum Muhsin Yazıcıoğlu tüm siyasetçilere örnek olmalı. Milletimizin içinden çıkan, sevdiklerine karşı müşvik, sevdiklerine karşı olanlara karşı bir o kadar da dik ve sağlam duruşluydu rahmetli. Türk milletinin başı sağ olsun.  Okumaya Devam »

T.C. HUDUTLARI İÇİNDE ANAYASAMIZIN TEMİNATI ALTINDAKİ SEYAHAT ETME HÜRRİYETİMİZ GERÇEKTEN VAR MI?

 

BAZI TÜRK KÖYLERİNE GİDİLEMİYOR; BASIN MENSUPLARIMIZ 1996′DA ŞIRNAK’ın GÜÇLÜKONAK İLÇESINDE 11 KÖYLÜNÜN KURŞUNLANARAK VE YAKILARAK ÖLDÜRÜLDÜĞÜ KATLİAM BÖLGESINE 13 YIL SONRA BİLE GİREMEDİ.  

 

Ergenekon terör örgütü ve ölüm kuyuları ile ilgili gelişmeler, bölgedeki gazetecileri de etkiledi. Eskiden daha rahat çalışan haberciler, şimdi tehdit boyutuna varan zorluklarla karşılaşıyor.

 

1996′da Şırnak’ın Güçlükonak ilçesinde 11 köylünün kurşunlanarak ve yakılarak öldürüldüğü katliam bölgesine 13 yıl sonra bile basın mensupları giremedi. 37 kilometrelik yolda 3 ayrı kontrol noktasında yarımşar saat bekletildikten sonra varılan Güçlükonak’ta İlçe Jandarma Karakolu’na götürülen gazeteciler tehdit edildi. Öldürülen köylülerin akrabalarının bulunduğu Çevrimli ve Yatağan köylerine gitmek isteyen 3 gazeteci, aralarında sivil giyimlilerin de bulunduğu Jandarma görevlileri tarafından, “Bu köylere gitmeye kalkışırsanız durumlar değişir.” sözleri ile engellendi. “Güvenliğimizden mi endişeleniyorsunuz?” sorusuna verilen cevap ise ilginç: “Güvenliğinizle ilgilenen yok. Ölürseniz, sadece ölüm kaydınızı tutarız.”

1996′da 11 kişinin katledildiği katliam yabancı basın mensuplarını da olay yerine getirilerek dünyaya duyurulmuştu. Ancak PKK saldırıyı üstlenmedi. Olayı araştıran insan hakları dernekleri, öldürülen kişilerle ilgili soru işaretlerine dikkat çekti. Minibüsteki bazı şahısların resmi giyimli kişiler tarafından üç gün önce evlerinden alındığı ve o tarihe kadar kayıp olduğu, bir kısmının da olay günü yine evlerinde gözaltına alındığı ileri sürüldü. Yakılan 11 kişiye ait cüzdanların hiç zarar görmemiş olması ve kimliklerin jandarmanın elinde bulunması şüpheleri artırdı. Katliam, 13 yıl sonra, dönemin insan haklarından sorumlu Devlet Bakanı Adnan Ekmen’in JİTEM ve Ergenekon’u işaret eden açıklamalarıyla yeniden gündeme geldi. Ekmen, geçtiğimiz ay Aktüel Dergisi’ne verdiği röportajda, olayın ateşkes süreci devam ederken gerçekleştiğine dikkat çekiyordu: “PKK’nın değil, JİTEM’in işiydi, söyleyemedik. Araştırınca arkasından devlet çıktı. Dosya Ergenekon soruşturmasına dahil edilmeli. Ergenekon savcısına anlatırım.”

 

Üç gazeteci, Güçlükonak’a giderek olayın muhatapları ile konuşmak istedik. Cizre-Şırnak yolundaki Kasrik Boğazı’ndan Güçlükonak tabelasını takip ederek yola koyulduk. Az sonra köprü üzerindeki jandarma noktasında durdurulduk. “Nereye gittiğimiz, ne yapacağımız” konusunda sorgulandık. Uzun süre bekletildikten sonra  durum telsizle başka bir yere bildirildi. Ardından “Geçebilirsiniz” denildi. Yaklaşık 8-10 km sonra bu kez Akdizgin Karakolu’nda önümüz kesildi. Yeniden sorgulandık. Güçlükonak’ın girişindeki tepe noktasında ise daha farklı bir muamele ile karşılandık. Yine sorgulandık! Ardından içinde sivil ve askerî elbiseli şahısların bulunduğu, direksiyonuna poşu sarılı sivil plakalı beyaz bir minibüs geldi. Arabadan inen askerî üniformalı görevli Yatağan’a gitmememizi, burayla ilgili bir haber çalışmamamızı istedi: “Oraya giderseniz işler değişir, karışmayız sonra. Sizin güvenliğinizle ilgilenen yok. Ölürseniz, sadece ölüm kaydınızı tutarız. Burayla ilgili haber yapmanızı istemiyoruz.” Ardından minibüse bindi ve “Beni takip edin.” dedi.

Peşimizde iki araç sürekli takipteydi. Hep birlikte Güçlükonak’ın merkezindeki İlçe Jandarma Komutanlığı’na gittik. Köylere gidemeyeceğimiz konusunda bir kez daha uyarıldık. Okumaya Devam »

Savaş tarihinin koyduğu ölçüyü hatırlayalım: Kötü asker yoktur; kötü komutan vardır. “Cahil halkın generalleri”

Artık gündemden hiç düşmeyen ses kayıtları, cihet-i askerîyeye bir tür şeffaflık getirdi. 

“Askerler nasıl yaşıyor, ne yiyip ne içiyor ve neler düşünüyor?” sorusuna bu ses kayıtları ile samimî cevaplar geliyor. Nizamiyelerden karargâhlara girmek imkânsız. Komutanlardan siyasî ahvale dair beyanat almak da öyle. Ama söz konusu ses kayıtları olunca, çok mahrem muhabbetlere üçüncü bir kişi gibi kulak misafiri oluyorsunuz. Geride gizli-saklı pek bir şey kalmıyor. Eski genelkurmay başkanlarından İsmail Hakkı Karadayı’nın, dün internet portallarına düşen ses kaydının generallerin zihin dünyasına kuvvetli bir ışık tutması gibi.

“Halk cahil” diyor Karadayı. “Cumhurbaşkanını halkın seçmesi kadar tehlikeli bir şey yok” diye kestirip atıyor. Gerekçe olarak da şu hükmü veriyor: “Çünkü Türkiye Fransa, İsviçre değil, halk cahil”.

Peş peşe gelen ve aynı minval üzere uzayan bu cümleleri, generallerdeki demokratik bilinç eksikliği olarak nitelemek yanlış. Bu düpedüz bir cehalet. Siyasete, siyasal sistemlere ve en önemlisi de demokrasiye dair koyu bir cehalet var bu cümlelerin arkasında. Niyet sorgulaması yapamayacağımız için “kötü niyet” kısmını atlıyorum.

Parlamento’yu halk belirliyorsa Parlamento çoğunluğu tarafından belirlenen cumhurbaşkanını doğrudan halk belirlemeye kalktığı zaman değişen ne oluyor? Halkın seçtiği parlamenterler cumhurbaşkanını seçerse sorun yok. Doğrudan kendisi seçerse o zaman ehliyet sorunu ortaya çıkıyor. Bu nasıl mantık?

Buraya kadarı sadece mantık hatası. Cehalet asıl demokratik siyasal sistem hakkında.

Halkı cehaletten kurtaran tek yönetim biçimi demokrasidir. Çünkü demokrasi yönetme yetkisini halka verir. Böylece halkı sorumlu kılar. Sorumluluk bilgiyi ve bilinci getirir. Bir siyasal sistemde önemli olan, hiç hata yapmamak değildir. Önemli olan yapılan hataların düzeltilmesine fırsat verilmesidir. Demokrasi, yapılan hataların düzeltilebildiği yegane rejimdir. Cahil generallerin hatalarını düzeltecek formülü, bugüne kadar hiçbir siyasal sistem icat edememiştir.

Türkiye’nin 25 yılını alıp götüren “Kürt sorunu”na bakalım. 1983 yılında generallerin giderayak getirdikleri Kürtçe yasağı olmasaydı, bu soruna bu kadar ağır bedeller öder miydik? 25 yılda dökülen onca kana, generallerin bugün kendilerinin bile itiraf ettiği yanlış kararlara rağmen Türkiye’nin tek parça halinde kalabilmesi ve hâlâ çözüme yakın durması bu “cahil halk” sayesinde değil mi? Okumaya Devam »

Zekât sadece Allah’ın hakkı değil fakirin de hakkıdır

Prof. Dr. Süleyman ATEŞ  Diyanet İşleri Eski Başkanı

SORU: Bir yazınızda geçmiş namazların kazasının olmayacağını belirtmiştiniz. Bu, zekât için de geçerli mi? Kişi, geçmiş dönemde vermemiş olduğu zekâtları vermekle yükümlü mü? Eğer yükümlü ise bu dönemde zekât verecek parası yoksa ne yapmalı?

CEVAP: Evet her şey için geçerli. Geçen geçmiştir. Kişi, dinin hükümlerini uygulamaya başlamasından itibaren geçmişteki kusurları tövbeyle affedilir. Yalnız zekâtın, namaz ve öteki ibadetlerle farkı vardır. Namaz ve Allah ile kul arasındaki öteki ibadetler Allah’a bağlılığın gereğidir. Ama zekât bir ibadet olması yanında devlete verilen vergidir. Tabii Peygamber devletini kastediyorum. Bugün devlet zekât almaz. Artık zekât kulla Allah arasında ve kulla fakirler arasında bir eylemdir. Zekâtını vermeyen Allah’a karşı kusuru yanında fakirlere karşı görevini yapmamış olur.

Çünkü zekât, sadece Allah’ın hakkı değil fakirin de hakkıdır. Zariyat Suresin’de korunan müminlerin mallarında fakirlerin belli bir hakkı bulunduğu vurgulanmaktadır. İşte bu husus düşünülürse zekâtın namaz ve oruç gibi olmadığı anlaşılır. Çünkü verilmeyen zekâtta Allah’ın hakkına saygısızlık olduğu gibi fakirin hakkına da tecavüz vardır. O halde zekâtını vermemiş olan bir Müslüman ibadetini yapmasa da fukaranın hakkı olan zekâtını vermeli, onların hakkını üstünde bırakmamalıdır. Daha önce zekâtını vermemiş, sonra eylemli İslâm’a dönmüş ama bu kez de zekât verecek parası yoksa artık o geçmişten sorumlu değildir. Çünkü eylemli İslâm, makablini (öncesini) siler.

*****


Kur’ân’ı okumayan kişi dinden çıkar mı? Okumaya Devam »

Eski Gönderiler »