Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

MEVLANA demiş ki:

Mevlana demiş ki:

Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum.
Işığı gördüm, korktum.
Ağladım.

Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.
Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi. ..
Ağladım.

Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;
aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.

Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla…
Zamanla yarışılmayacağını,
zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim…

İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu…
Sonra da her insanın içinde
iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.

Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi…
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,
sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.

İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu.. .
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.

Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek
Gerektiğini öğrendim.

Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini.
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar
önemli olduğunu öğrendim.

Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra…
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana…

Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi…
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi…

Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yasta…
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asil yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine vardım. Okumaya Devam »

‘Ne mutlu Türk’üm diyene!’

Hepimizin bildigi gibi bugunku vatan topraklarimizi Avrupali dusmanlarimizdan kurtaran ve topraklarimiz uzerinde bizlerin bugun tam bagimsiz olarak yasamamizi gerceklestiren Milli Kurtulus Savasimizda, Canakkale Savasinda ve diger savaslarda cekinmeden her zaman cesur hareketleriyle canlarini veren Sehit Atalarimiz ve Gazi Atalarimizin sayelerinde bu guzel bagimsiz yurdumuzda bugun yasayabilmekteyiz.  Japonlardan cok daha sansliyiz, onlar bagimsiz degiller, abd Japonyayi ikinci dunya harbinden itibaren somurmekte!  SEHITLERIMIZE VE GAZILERIMIZE HER ZAMAN MINNET BORCUMUZ VAR!!!  Diger taraftan, bilhassa buyuk sehirlerimizde yasayan bugunku insanlarimizin bir kisminin son 20 sene icindeki buyuksehir yasam deyisimlerinin hizini hazmedemedigini ve yasam sarhoslugu icinde oldugunu gunluk yasamlara bakarak, musahade etmekteyiz.  Avrupa ulkelerindeki 50-60 yillik degisim, turkiyede 20 senede gerceklesti.  Yillarca once Turkiye’de yerli mallar haftasi yapardik, bugunlerde bu haftayi yapiyor muyuz, bilmiyorum.  Ancak, yerli mallar haftasini destekliyen insanlarimizin bile, gozleri hep yabanci mallardaydi seneler once.  Kalitesi dusuk de olsa, yerli mallarimizi tuketmekte inatci olursak, ve hatta ucuz olan daha kaliteli yabanci mali degil de, pahali olan yerli mallarimizi tuketirsek, kisa bir sure sonra, yerli mallarimizin da kalitesi yukselecektir, bu gercek bir kural.  Ihracatimiz son senelerde oldukca yukseldi, bunun anlami urunlerimizin kaliteli oldugu.  Ama yine de insanlarimizin yabanci mallara tutkunlugu var.  

Yabanci mallari satinalmaktaki inadimizla yabancilara paramizi kaptiriyoruz, ithalat – ihracaat acigimiz ithalatin fazlaligi yonunde dev gibi buyumekte.  Bir misal olarak buyuksehirlerimizde yasanan bir gercegi burada veriyorum.  Nerelerden geldik, nerelere gidiyoruz sorusunun cevabini vermeye calisalim.  Vatan topraklarimizi, Yurdumuzu ve tum bagimsizligimizi bizlere armagan eden Sehitlerimizi ve olen Gazi Atalarimizi hatirlayip, onlara layik olmaya calisalim, onlari Rahmetle anarak, ruhlarina Fatiha okuyalim ve onlarin cabalarina ve hayatlarina bakalim, bizimkilerle mukayese edelim ve bizlerin torunlarimiza neler birakabilecegimizin muhasebesini simdiden olmeden once yapalim hepberaber:

 TUGRUL BEY sabah saat 7.00′de

*Casio**masa saatinin alarmiyla gözlerini açti.

*Puffy** yorganini kaldirdi.

*Hugo Boss** pijamalarini çikarip

*Adidas** terliklerini giydi.

*WC** ‘ye ugradiktan sonra banyoya geçti.

*Clear** sampuan ve

*Protex** sabunuyla dusunu aldi.

*Colgate** ile dislerini firçaladi.

*BRAUN** ile saçlarini kuruttu.

*Bill’s** gömlegini ve

*Pierre Cardin** takimini giydi.

*Lipton** çayini içti.

*Sony** televizyonda medya özetlerini ve

*flash** haberleri izledi. *

*Citizen** kol saatine bakti. Aile fertlerine

*’BYE’** deyip

*Hyundai** otomobiline bindi.

*Blaupunkt** radyosunu açarak,

*rock** müzigi buldu. Agzina bir

*Polo** seker atti. Sehrin göbegindeki

*Mega Center** ‘daki ofisine varinca,

*Toshiba** bilgisayarini çalistirdi.

*Microsoft Excel’e** girdi.

*Ofisboy** ‘dan

*Nescafe** ’sini istedi. Saat 10.00′a dogru açligini

yatistirmak için

*Grissini **yedi. Öglen

*Wimpy’s Fast Food** kafeteryaya gitti. Ayaküstü,

*Coca Cola** ve **hamburgeri **mideye indirdi.

Aksam üzeri is çikisi kösedeki Okumaya Devam »

Cemil TOKPINAR’ın yazısı (MORAL DÜNYASI DERGİSİ)

Muhteşem Bir Fırsat: Zilhicce’nin On Günü

Ramazanın yarısından sonra başlayan ayrılık hüznü, Kadir Gecesi’nden sonra artar ve son teravih-son oruçla birlikte zirveye çıkar. Artık rahmet ve mağfiret ayı bitmekte, bire bin verilen geceler veda etmektedir. Maneviyata duyarlı nice mü’min gözyaşı döker, hatta bayramı buruk geçirir.

 
Şevval ayında tutulan altı oruç acılı yüreklerimizi bir derece teskin eder. Sanki Ramazan’ın küçük bir uzantısını yaşarız. Kurban Bayramı’ndan önceki Zilhicce’nin ilk on günü ise, Ramazandaki bol sevaplı ve çok feyizli ibadetlerden ayrılan mahzun gönüllerimize âdeta bir “teselli armağanı”dır. “Keşke Ramazan biraz uzun olsaydı…” ya da “Ah, Ramazanı hakkıyla ihya edebilseydim…” diye yanan gönüllerimize muhteşem bir fırsattır bu on gece.

 
Kur’an-ı Kerim’de Fecr Suresi’nin başında, “On geceye yemin olsun ki…” ifadeleriyle bahsedilen bu on gecenin ne muazzam bir hazine olduğunu ne yazık ki hakkıyla bilemiyoruz. Bazı kaynaklarda bu on gecenin Ramazan’ın son on günü veya Muharrem’in onuncu gününe (Aşure Gününe) kadar olan on gün olduğu kayıtlı olsa da genel görüş ve kabul, bu mübarek on günün Zilhicce ayının ilk on günü olduğudur.

 

Zilhicce, umumi af ve bağışlanma ayıdır

 
Kamerî ayların 12’ncisi olan Zilhicce ayı, İslâm’ın beş esasından biri olan hac ibadetinin yerine getirildiği umumi af ve bağışlanma ayıdır. İşte bu mübarek ayın yukarıda da ifade ettiğimiz birinden onuna kadar olan zaman dilimi “leyâli-i aşere”, yani on mübarek gecedir. Onuncu gün Kurban Bayramı’nın ilk günüdür.

 
İşte bu günlerin kıymetini anlatan Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) muhteşem müjdesi:
“Allah’a ibadet edilecek günler içinde Zilhicce’nin ilk on gününden daha sevimli günler yoktur. O günlerde tutulan her günün orucu bir senelik oruca, her gecesinde kılınan namazlar da Kadir Gecesine denktir.” (Tirmizi: Savm, 52; İbn Mace: Sıyam, 39)

 
Demek ki, bugünlerde tutulan bir oruç, 360 gün oruca bedeldir. Rabbimizin rahmet ve bereketi o kadar coşmaktadır ki, bir günlük oruca bir yıllık oruç sevabı vermektedir. Böyle güzel ve tatlı bir müjdeye ilgisiz kalmak mümkün mü? Bu gecelerin Kadir Gecesine benzetilmesi ise, ayrı bir güzelliktir. Çünkü, Kadir Gecesi bin aydan hayırlıdır ve 83 yıllık ibadete bedeldir.

 

Bugünlerde tesbihi, tahmidi, tehlili ve tekbiri çok söyleyin

 
Yine Efendimizden (s.a.v.) harika bir teşvik cümlesi:
“Allah indinde Zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur. Bugünlerde tesbihi, tahmidi, tehlili ve tekbiri çok söyleyin!” (Abd b. Humeyd, Müsned, 1/257)

 
Tesbih, sübhanallah; tahmid, elhamdülillah; tehlil, lâilâheillâllah; tekbir ise Allahu ekber demektir. Tesbih, tahmid ve tekbirin namazın çekirdekleri hükmünde olduğunu düşünürsek, bugünlerde nafile namazları arttırmanın ne kadar büyük sevap olduğunu anlayabiliriz.
Yukarıdaki hadisi destekleyen şöyle bir rivayet daha vardır: “Günlerden hiçbiri yoktur ki onlarda yapılan bir iş Zilhicce’nin ilk on gününde yapılan işten daha faziletli ve yüce, Allah’a daha sevimli olsun…” (Tirmizi, Savm: 52; Darimî, Savm: 52)
Okumaya Devam »

Şehit erin annesi: ‘Vatan sağ olsun’ demeyeceğim

Lice kırsalında teröristlerle çıkan çatışmada şehit düşen şehit Jandarma Er İsmail Uygun’un annesi Sultan Uygun, “Hep bizim gibi ailelerin çocukları şehit düşüyor. 2 yaşındaki torunum babasız kaldı. Ben ‘vatan sağ olsun’ demeyeceğim.” dedi. Şehit annesi, 3 aylık asker olan oğluna terör bölgesinde günde 7 saat nöbet tutturulmasına da tepki gösterdi. Şehit erin Kayseri’nin Turgutreis Mahallesi’nde oturan baba evinde büyük üzüntü yaşanıyor. Askerlik görevini kısa dönem olarak yapan er Uygun’un annesi Sultan Uygun’un ağıtları yürekleri dağladı. Uygun’un 2 yaşındaki kızı Beyza’yı kucağına alarak gözyaşları döken anne Uygun, “Şunun babasına nasıl kıydınız?” diyerek PKK’ya lanet yağdırdı. “Vatan sağ olsun demeyeceğim!” diyen acılı anne, “Oğlum namaz kıldığı için komutanı tepki gösteriyormuş. Diğer kısa dönem askerler masa başında otururken 3 aylık er olan İsmail’im günde 7 saat nöbet tutuyormuş. Oğlum komutanına söyleyemiyordu; ama bunları telefonda bize söylüyordu. Ayrıca hep bizim gibi insanların çocukları şehit düşüyor. Hiç gördünüz mü ‘oğlum şehit oldu’ diye ağlayan eli yüzü boyalı bir anne? Yok göremezsiniz. Ahmet Türk kameralar önünde zafer işareti yapıyor, kimse bir şey diyemiyor. O yüzden ‘vatan sağ olsun’ demeyeceğim.” dedi. 3 yıl önce Ayşe Uygun’la evlenen şehidin 2 yaşında Beyza isimli bir kız çocuğu vardı. Erciyes Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun olan şehidin terhisine 1,5 ay kaldığı belirtildi.

Annesi şehidi, ağıtlarla uğurladı

Diyarbakır’ın Lice ilçesi kırsalında teröristlerle girdiği çatışmada şehit düşen Jandarma Komando Er Fevzi Güngör, memleketi Bitlis’in Güroymak ilçesinde göz yaşları arasında toprağa verildi. Şehit Fevzi Güngör için Güroymak Kümbet Camii’nde tören düzenlendi. Törende şehidin özgeçmişi okundu. Zorlukla ayakta duran şehit babası Ekrem Güngör’ü komutanlar teselli etti. Anne Melike Güngör ağıtlar yakarken, komşuları ise acılı anneyi teselli etmeye çalıştı. Şehidin tabutu omuzlarda taşınarak cami çıkışına getirildi. Cenaze yürüyüşü ile anayola kadar götürülen şehidin tabutu, cenaze aracı ile Güroymak Asrî Mezarlığı’na taşındı. Şehidin naaşı yaklaşık 2 bin kişinin katılımıyla toprağa verildi. Mehmet Okay, Bitlis

Terör örgütüne lanet yağdı

Şehit İsmail Uygun için memleketi Kayseri’de düzenlenen cenaze törenine binlerce vatandaş katıldı. Okumaya Devam »

Bilim Uçan Kuşları Araştırıyor

Allah bir ayetinde

“… O’nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur…” (Hud Suresi, 56)

şeklinde bildirerek, tüm canlılar üzerindeki hakimiyetini haber vermiştir.  Butun Yaratiklarin sahip oldukları tüm mucizevi özellikler de, Allah’ın, yaratışındaki ihtişama şahit olmamız için biz insanlara gösterdiği delillerden sadece biridir.

“Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar ve dizi dizi uçan kuşlar, gerçekten Allah’ı tespih etmektedir. Her biri, kendi duasını ve tesbihini şüphesiz bilmiştir.  Allah onların işlediklerini bilendir.” (Nur Suresi, 41)

Bilim Uyumadan Uçan Kuşları Araştırıyor

Kaynak: Kuran-ı Kerim’den ayetler, Bochum Ruhr Üniversitesi’nden Prof. Reinhold Necker’in ve Madison Wisconsin Üniversitesi’nden Ruth Benca ve arkadaslarının yıllar suren arastırma neticeleri, Harun Yahya & Mercek Dergisi:   

Göçebe kuşlar yazlık ve kışlık evleri arasında seyahat ederlerken uzun mesafeler kat ediyorlar. Şarkı kuşları daha çok gece uçmalarına rağmen sürekli uyanık kalarak bu olayı daha da etkileyici hale dönüştürüyorlar. Geçtiğimiz günlerde PLoS Biology adlı gazetede yayınlanan habere göre göç sezonu sırasında bu hayvanlar gözleri çok az kapalı olarak hem de uykusuz yaşayan hayvanlarda görülen sağlığa zararlı etkilere maruz kalmadan yolculuk ediyorlar.

Madison’daki
Wisconsin Üniversitesi’nden Ruth Benca ve çalışma arkadaşları bir kafeste alıkonulmuş hayvanların uyuma düzenlerini ve hareketlerini bir yıl boyunca incelediler. Göç sezonu boyunca, kafesteki kuşlar son derece enerjik, hareketli davranışlar sergilediler. Ayrıca, -insanlarda rüya görmeyle ilintili olarak belirlenen- normal REM uykusunun 3’te biri süresince uyudular. Geceleri teste tabi tutulan diğer canlılar uyurken onlar tamamen uyanık kaldılar ve normal testlerine devam ettiler, ki bu da kuşların göçleri boyunca “uyurgezer” olmadıklarını bir kez daha kanıtladı.

Bilim adamları göç sezonları haricindeki zamanlarda uyku eksikliğinin kuşları olumsuz etkilediğini belirtiyorlar. Oysa kuşlar, özellikle göç esnasında algılama fonksiyonlarında hiçbir bozulma olmadan uykularını azaltabilmede üstün bir yetenek sergiliyorlar. Bu hayvanların bunu nasıl başardıklarıysa henüz çözülebilmiş değil. Kuşlardaki göçe bağlı uykusuzluğa aracı olan mekanizmaları anlamanın; uykudaki değişiklikler, sezonsal ruhi durum bozuklukları ve uykunun kendisinin fonksiyonları hakkında bilgi vereceğini düşünüyorlar.

Kuşlar Neden “Gece” Göç Ederler?

Kuşların çoğu yaşamsal faaliyetlerini gündüz gerçekleştirirler. Fakat uzun seyahatler için geceyi seçerler. Gece göçü kuşlara birçok avantaj sağlar. Bunlardan en önemlisi düşmanlarından bu yolla kaçabilmeleridir.

Gece goc eden kuşların büyük bir bölümü küçük ve uçma kabiliyeti zayıf olanlardır. Bu yüzden gece karanlığında uçmak bu kuşlar için daha güvenlidir. Fakat gece göçleri sadece bu sebeple açıklanamaz. Çünkü güçlü uçucu olan ve okyanusta hiç durmadan 3.200 km’lik bir mesafeyi uçabilen bazı sahil kuşları da gece göç ederler. Okumaya Devam »

Konuşan Kuşlar Mucizesi!!!

“Onlar, üstlerinde dizi dizi kanat açıp kapayarak uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları Rahman (olan Allah’) tan başkası (boşlukta) tutmuyor. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla görendir.” (Mülk Suresi, 19)

Şüphesiz bir papağanın pek cok yeteneklere sahip olması büyük bir yaratılış harikasıdır. Çünkü kuşlar (ve diğer hayvanlar), müstakil bir akıl ve iradeye sahip olmayan, insanlardaki gibi düşünme, bilinçli kararlar alma, bunları uygulama konusunda kararlı davranma gibi özellikleri olmayan canlılardır. Bilinç ve akıldan yoksun canlıların konuşma ve sesleri taklit edebilme yeteneğine sahip olmaları, öğrenme yeteneği geliştirmeleri ve sonra öğrendiklerini hafızalarında saklayıp, yerli yerinde kullanmaları Allah’ın papağanlara olan ilhamıdır. Bu canlılar bunları kendi akılları, iradeleri ya da bilinçleriyle değil, yalnızca Allah’ın ilhamıyla gerçekleştirmektedirler.

Allah bir ayetinde

“… O’nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur…” (Hud Suresi, 56)

şeklinde bildirerek, tüm canlılar üzerindeki hakimiyetini haber vermiştir. Ses taklidi yapan papağanların sahip oldukları tüm mucizevi özellikler de, Allah’ın, yaratışındaki ihtişama şahit olmamız için biz insanlara gösterdiği delillerden sadece biridir.

“Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar ve dizi dizi uçan kuşlar, gerçekten Allah’ı tespih etmektedir. Her biri, kendi duasını ve tesbihini şüphesiz bilmiştir. Allah onların işlediklerini bilendir.” (Nur Suresi, 41)

Bildiginiz gibi, orkestra sefi 60-100 kisilik orkestralari idare ederek, cesitli muzik aletlerini calan muzisyenlere sinyal verirler.  Orkestra sefi olmadan muzisyenler gerektigi anda  calamazlar. Senkronizasyon mumkun olmaz,  koordineli ve ahenkli bir sekilde enstrümanlarını çalamazlar.  Yüzbinlerce / belki milyonlarca kuşun beraberce havada yaptiklari, sesle veya muzikle senkronizasyon sinyalleri olmadigi halde, fiziken orkestra sefi olmadigi halde, yuzbinlerce kusun hata yapmadan hepberaber atmosferde yerden takriben birkacyuz metre yukseklikte son derece ahenkli, senkronizeli, koordineli 3-boyutlu hatasiz danslarini / ucus-gosterilerini ciplak gozle Turkiye’de izlemek firsatini buldum.  Bu gosterilerin benzerleri ayrica youtubelerde de var.  Mesela 01 Temmuz 2008 tarihli asagidaki videoyu izleyebilirsiniz:

http://www.netegel.com/magazin/video/2BwJspK61Fd0/7/kuslarin_mukemmel_dansi.html

Fiziki olarak bir orkestra sefi yok ama, Allah’in verdigi ilhamla bu yuzbinlerce kusun havada biribirleriyle senkronizeli mukemmel bir gosteri yaptiklarina inaniyorum.  Dans yapan bu yuzbinlerce kusdan carpisanlar da yok gibi!!!  

Bu yaziyi okuduktan sonra yuzlerce veya binlerce konusan kuslarin ucarak gosteri yaparlarken acik havada biz insanlara bir konser verdiklerini biran hayal edelim.  Ormanda gezerken, sadece bir kusun otusu bile bizi derinlerden etkilerken, nasil olurdu bu acik-hava konseri acaba???  Insan kulaginin algilayamadigi, duyamadigi veya ayni andaki iki notayi farkedemedigi sahane seslerin de konseri veren ufacik kuslarca cikarildigini bildigimizde nasil hissederiz kendimizi???  Allah’in yarattiklari kus ve diger hayvanlarin ve nihayet en mukemmel yaratik olan insanlarin yasadiklari surelerdeki mucizevi fonksiyonlarina sahit olarak bu dunyada bugunlerde yasamaya devam etmekteyiz. Bu mucizevi gerceklerden kacamayiz, sahit oldugumuz bu gercekleri akillarimizla inkar da edemeyiz, biran icin kamufle de edemeyiz.  Bunlari sadece biran dusundugumuzde, Allah’ın yaratmasının kusursuzluğu, mukemmelligi  ve Allah’ın ilminin butun kainatta her yeri her an sarıp kuşattığı gercegine hemen ulasiriz.  Simdi konumuza giriyorum:

Konuşan Kuşlar Mucizesi

KAYNAK: Harun Yahya & Mercek Dergisi

Birçok insan için, duyduğu şarkıları veya sesleri orijinalinin aynısı olacak şekilde taklit etmek, oldukça zor hatta kimi zaman imkansızdır. Oysa, büyük ölçüde zeka gerektiren bu yeteneği son derece başarılı bir şekilde yerine getiren bazı kuş türleri vardır. Örneğin papağanlar pek çok insanın zorlanacağı sesleri hemen taklit edebilirler. Kapı gıcırtısı, açılan şişe kapağı, telefon veya melodili ıslıklar gibi pek çok sesin yanı sıra tonu, vurgusu, ifade şekli ile orijinalinin çok benzeri olarak insan konuşmasını da taklit edebilirler.

Bir kuşun duyduğu bir sözcüğü söyleyebilmesi ya da bir melodiyi seslendirebilmesi için öncelikle vücut yapısının buna uygun olması gerekir. İşitme-görme duyuları kusursuzca çalışmalı, bu duyuları ile elde ettiği bilgileri hafızasına kaydedebilmeli ve kendine göre bir anlama-kavrama yeteneğine sahip olmalıdır. Ses taklidi yapan kuşların sahip oldukları özellikler ve dikkat çekici yetenekler, üstün güç sahibi olan Allah’ın, yaratışındaki ihtişama şahit olmamız için biz insanlara gösterdiği delillerdendir.

Papağan ve muhabbet kuşlarının anatomileri çok farklı olduğu halde -örneğin dişleri ve dudakları olmamasına rağmen- insanların “m”, “b” gibi dudakların yardımı ile söyledikleri sesleri dahi taklit edebilmeleri; muhabbet kuşlarının, Genlik Modulasyonu (Amplitude Modulation) AM ve Frekans Modulasyonu (Frequency Modulation) FM radyo verici sistemlerinin çalışma prensiplerini kullanmaları veya biz insanlarin bu sistemleri kuslardan kopya ettigimiz; Kuşların sesi çözme kabiliyetlerinin insanlardan yaklaşık 10 kat daha iyi olduğu; İnsanlar bir nota duyarken kuşların on farklı ses duyabildiği; bir muhabbet kuşunun aynı anda iki farklı notayı seslendirebildiği; hatta kendisi ile düet yapabilip, daha pek çok şaşırtıcı özelliğinin oldugu Yaratan’ın hikmetlerinden sadece cok az olan bildiklerimizdir.  En azindan bunlari bilerek, artık acizligimizin sinirlarini anlamamiz gerekmekte insan olarak!!!

Böylece söz konusu canlıların konuşma ve ses taklidi yeteneği ile donatılmasının yaratılışın sayısız mucizelerinden biri olduğunu görebiliyoruz, artik anliyabiliyoruz ve aynı zamanda bu yeteneğin evrim teorisinin iddialarını nasıl curuttugunu ve geçersiz kıldığına da şahit oluyoruz.

Burada Mercek dergisinden Papağanlarla ilgili degerli arastirmalarin ve deneyimlerin neticelerini bildiren bir makaleyi ilavelerimle veriyorum:

Konuşmak ya da bir sesi taklit etmek, birçok kişinin düşündüğü gibi yalnızca ağzın açılıp kapanmasıyla oluşan basit bir beceri değildir. Bunun için çok kompleks sistemlerin bir arada bulunması ve bu sistemlere ait tüm parçaların kusursuzca ve uyum içinde koordineli bir sekilde çalışması gereklidir. Yazımızda değineceğimiz papağanların ses taklidi yeteneği de, tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda, pek çok olağanüstülük sergilemektedir.

Bazı kuş türleri, hayvanlar arasında çok nadir rastlanan ses taklidi yeteneğine sahiptir. Örneğin papağanlar kapı gıcırtısı, açılan şişe kapağı, telefon sesi, melodili ıslıklar gibi pek çok sesin yanı sıra insan konuşmasını da taklit edebilmektedirler. Papağanlarda gözlenen bu taklit yeteneği, tesadüf eseri elde edilebilecek bir yetenek değildir. Bir papağanın taklit ettiği insan sesinin, tonu, vurgusu, ifade şekli ile orijinalinin çok benzer olması, bu canlının fiziksel yapısının son derece özel olmasından kaynaklanmaktadır.

Bir papağanın telefon çaldığında “alo”,  kapı zili çaldığında “kim o?” demesi ya da tanıdığı bir kişiyi gördüğünde ismiyle hitap etmesi, bu durumla ilk kez karşılaşan kişiler tarafından hayretle karşılanır. Ancak son derece şaşırtıcı olan bu olay, birçok kişi tarafından gereği gibi düşünülmez ya da zaman içerisinde doğal karşılanmaya başlanır. Oysa bir papağanın tek bir kelimeyi söylemesi için bile pek çok hayranlık uyandırıcı olay gerçekleşmektedir.

Öncelikle papağan bir kişiyi “görmekte” ve onu diger kisilerden ayirt ederek “tanımakta”dır. Ayrıca papağan, tanıdığı bu kişiye nasıl bir tepki vereceğini bilmektedir. Yanına gelen bu kişi ile ilgili sözleri hatırlamakta ve bunları söylemektedir. Bu durum, bu kuşun bir hafızaya sahip olduğunun açık delilidir. Kimi papağan türlerinin kendilerine sorulan soruyu algılayıp, bu soruya o zaman icinde mantıklı bir cevap verebildikleri de göz önünde bulundurulursa, durum daha da kompleks bir hal almaktadır. Okumaya Devam »

28 Ekim’de yayınladıgım “Pozitif Enerji Kullanmak” baslıklı yazımda 10,000 Km’yi hic konaklamadan, yemeden, icmeden ve uyumadan takriben 11 gunde ucabilen kuslardan bahsetmistim. Simdi bu bilginin kaynagini buldum, şoyle ki: 10 bin Km degil, gercekten 11,500 Km’lik bir mesafeyi okyanus uzerinden 9 gunde Alaska’dan Yeni Zelanda’ya ucan kuslarin uydu araciligiyla tesbit edilmesi.  Takribi hesabımda saatte 40 Km ortalama hızla kuşun uçacagını kabullenmistim ki, 40 Km / saat’lik hız degil, bu kuşların gercek ortalama hızlari 53.2 Km / saat olmakta ve mesafe de 11,500 Km.  Buldugum gercek bilgiyi asagida veriyorum. Ancak, hicbir bilim adami bu kuslarin yemeden, icmeden, konaklamadan  ve uyumadan 9 gunde 11,500 Km ucarken, yani kanatlarini cirparken harcadiklari enerjiyi nereden aldiklarinin izahini verememekte.  Birkac kilogram agirligindaki her kusun 11,500 Km ucmalari icin ne kadar enerjiye ihtiyaclari olduklarini hemen, hemen herkes hesaplayabilmekte, ve bu enerjinin kusun baslangic noktasinda midesinde bulunan birkac yuz gram yiyecekle veya vucudunda biriktirdigi yagin yakılmasıyla karşılanamıyacagını da herkes bilebilmekte, ama 11,500 Km’lik ucus enerjisinin nereden geldigini bilim adamlari bugun itibariyle 6 kasim 2009′da hayretler icinde cozememektedirler ve gelecekte de cozemiyecekler gibi gorunuyor bu gidisle.  Kuslarda atomik enerji olamayacagini da herkes bilmekte.  Ayrica kuşlar belirli bir hedefe Alaska’dan Yeni Zelanda’ya ucuyorlar ve arkalarindan gelen ruzgarin ucuslarini kolaylastirarak gelisiguzel bir yere degil de, belirledikleri hedefe gidiyorlar (aralarinda bu hedefe ilk defa ucanlar, deneyimleri olmayanlar da olabilir); genelde karsilarindan gelen ruzgarin direncine de ayrica karsi koymak icin ilave enerji kullanmalari da gerekiyor. Kuşlar sadece uydu aracılıgıyla takip edilebiliyor ki, teknolojinin imkanı sadece bu kadar bugunlerde!  Burada da Yaratanımıza karsı acizligimizi gercekten anlamamız ve O’na şukur etmemiz, hamd etmemiz gerekmekte.  Sadece bu gerçek, Allah’ın yaratmasının kusursuzluğu ve Allah’ın ilminin butun kainatta her yeri sarıp kuşattığıdır:

11 bin kilometre aralıksız uçan kuş

http://www.moralhaber.net/24196_11-bin-kilometre-araliksiz-ucan-kus.htm

Bilimadamlarının yaptığı son araştırmalarda bir kuş çeşidinin hiç duraksamadan 11 bin kilometre uçabildiğini ortaya çıkardı.

Bilim insanları bir dişi sahil kuşunun Alaska’dan Yeni Zelanda’ya kadar aralıksız 11 bin 500 kilometre uçtuğunu tespit etti.

Bilim adamlari tarafından gözlem altında tutulan kuş, göç yolculuğu süresince uydu aracılığıyla takip edildi. Bilim insanları göçmen kuşun Doğu Asya kıyılarını takip etmek yerine Pasifik üzerinden göç uçuşunu gerçekleştirdiğini ve hiç yiyecek ya da su molası vermeden 11 bin 500 kilometre uçtuğunu ifade etti.

Sahil kuşunun bu inanılmaz dayanıklılığı bilim insanlarını da hayrete düşürdü.

Söz konusu uçuş kuşlar arasında en uzun süreli uçuş olarak kayıtlara geçti. Göçmen kuş bu mesafeyi tam 9 günde aldı.

Sahil kuşu her sene iki kez aynı yolu aynı rotayı takip ederek kat ettiği ifade ediliyor.

KAYNAK: Moral Haber  Dünyabülteni

Yeryüzündeki en mükemmel uçuş makineleri kuşlardır.  Kuşların havalanma teknikleri, vücutlarındaki aerodinamik yapı, en gelişmiş uçaklardan daha kontrollü uçmalarını sağlayan sistemleri, jet filoları ile aynı dizilimde uçan göçmen kuşları, yuzbinlerce / belki milyonlarca kuşun beraberce havada yaptiklari, sesle veya muzikle senkronizasyon olmadigi halde, orkestra sefi olmadigi halde, kuslarin saniyenin ondabirinde bile hata yapmadan yuzbinlerce kusun hepberaber kilometrelerce kupluk 3-boyutlu atmosferde yerden takriben 1,000 metre yukseklikte son derece ahenkli, senkronizeli, koordineli 3-boyutlu hatasiz danslarini / ucus-gosterilerini, arı kuşunun keskin kanatlarını, saatte 300 km. hızla pike yapan şahinleri, atletlerden hızlı koşan, yüzücülerden hızlı yüzen kuşları, birbirinden güzel desenlere sahip kuş tüylerini ve kuşlarla ilgili daha birçok mucizevi özelliği görerek  gunluk hayatlarimizda bunlara en azindan şahit olarak yasamaktayiz. Bu gerçek Allah’ın yaratmasının kusursuzluğu ve Allah’ın ilminin butun kainatta her yeri sarıp kuşattığıdır. 

Kur’an-i Kerim’in bir ayetinde şöyle buyrulur:

“Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar ve dizi dizi uçan kuşlar, gerçekten Allah’ı tespih etmektedir. Her biri, kendi duasını ve tesbihini şüphesiz bilmiştir. Allah onların işlediklerini bilendir.” (Nur Suresi, 41)

 

 John Lloyd ve John Mitchinson, “Cahillikler” serisinin ikinci kitabında Hayvanlar Âlemi’ni ele alıyor. Hayvanların eşsiz, sonsuz çeşitlilikteki ve baş döndürücü dünyasını ve hayvanların hiç bilmediğimiz, çoğunlukla hayal bile edemeyeceğimiz özelliklerini gözler önüne seriyor. Hiç durmadan 10 yıl boyunca uçabilen albatrosları, sayı sayabilen ağustosböceklerini, ölülerinin ardından yas tutan kazları, hiç su içmeyen koalaları, 34 tane beyne sahip sülükleri, saatte 300 km hıza ulaşabilen kartalları, 255 yıl yaşayabilen dev kaplumbağaları, kavanozları açabilen ahtapotları ve çok daha fazlasını Cahillikler serisinde hayretler içinde bulup, okuyabilirsiniz.

Yaratanin yarattigi Kuşlarla ilgili buldugum ilginc bilgileri de burada veriyorum: Okumaya Devam »

2 fincan kahve

Ne zaman hayatında bazı şeyler taşınamaz hale gelirse veya ne zaman 24 saat kısa gelmeye başlarsa, o zaman bu yazıdaki bir kavanoz ile 2 Fincan Kahveyi hatırlayınız!

Bir gün bir Felsefe profesörü, elinde birkaç kutu olduğu halde derse gelir. Ders başladığında, hiçbir şey söylemeden, önüne büyükçe bir kavanoz alır ve ağzına kadar tenis topları ile doldurur. Ve öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar. Öğrenciler ittifakla kavanozun dolduğunu ifade ederler,

 

Bu sefer profesör önündeki kutulardan bir tanesinden aldığı çakıl taşlarını, çalkalayarak kavanoza döker, böylece çakıl taşları kayarak, tenis toplarının aralarındaki boşlukları doldurur ve öğrencilere tekrar kavanozun dolup dolmadığını sorar, onlar da ‘evet’ doldu derler, profesör bu defa masanın üzerindeki diğer kutuyu eline alır ve içindeki kumu yavaşça kavanoza döker. Tabii ki kumlar da çakıl taşlarının aralarındaki boşlukları doldurur. Ve tekrar öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar, Öğrenciler de koro halinde ‘evet’ derler.

Bu defa, profesör masanın altında hazır bekleyen 2 fincan kahveyi alır ve kavanoza boşaltır, kahve de kumların arasında kalan boşlukları doldurur. Öğrenciler gülerler!

Profesör öğrencilerin gülüşünü destekleyerek ‘eveet’ diyerek
Ben ‘Bu kavanozun bizlerin hayatımızı simgelediğini ifade etmeye çalıştım’ der.

Şöyle ki, bu tenis topları hayatınızdaki en önemli şeylerdir:  aileniz, çocuklarınız, Anneniz, Babaniz, sıhhatiniz, manevi degerleriniz, ibadetleriniz ve sizin için hayatinizda en önemli olanlardir.

Diğer şeyleri kaybetseniz de, bu önemliler kalır ve hayatınızı doldurur.

O çakıl taşları ise ailenize gore daha az önemli olan diğerleridir, arkadaşlarınız, işiniz, eviniz, arabanız vs.

Kum ise diğer ufak tefek tali şeylerdir.

‘Şayet Kavanoza önce kum doldurursanız…’ diye, anlatmaya devam eder, ‘çakıl taşlarına ve özellikle de tenis toplarına (yeterli) yer kalmaz.

Aynı şey hayatımız için de geçerlidir. Vaktinizi ve enerjinizi ufak tefek şeylere harcar, israf ederseniz, önemli şeyler için vakit kalmayacaktır . . .  Cunki, bir gun geceyle beraber sadece 24 saattir ki, uyumaniz da buna dahil!

Dikkatinizi mutluluğunuz için önem arz eden şeylere çevirin. Kulluk vazifelerinizi yapin, Çocuklarınızla oynayın. Eşinizle, Annenizle, Babanizla ilgilenin, sağlığınıza dikkat edin. Eşinizle, dostunuzla yemeğe çıkın. Evinizin ihtiyaçlarını karşılayın. Öncelikle tenis toplarını kavanoza yerleştirin. Hayatinizdaki Öncelikleri, sıralamayı cok iyi bilin, hata yapmayin.  Kavanozunuzu ilkonce kumlarla ve cakil taslariyla da doldurmayin ki, doldurursaniz bunlar kavanozunuzda tenis toplarina yer birakmaz, ama tenis toplariyla mukayese edildiginde, kum ve cakil taslarinin degerleri yoktur!

Hayatinizdaki Öncelikleri, sıralamayı cok iyi bilin. Gerisi hep kumdur.  Hayat kumlarla doldurulamaz!


Bu Ara Bir öğrenci sorar ‘Peki, O iki fincan kahve nedir?’

Okumaya Devam »

Pozitif enerji kullanmak…

Gunlük hayattaki problemleri, negatifleri, gecmisteki problem ve sıkıntıları, yasadığımız bugünlere ve kısmetse yaşayacağımız yarınlara taşımayıp, bunları silerek veya vicdanlarımızın tolere edemediklerini inancımıza göre öbur dünyaya, Allah’a havale ederek, yasadığımız bugunlerdeki düşüncelerimizi bunlardan arındırarak daha sağlıklı günlerle bu ölümlü dünyada yaşayabiliriz eger Yaratan takdir ettiyse.  Sevdiklerimize daha derinlerden, daha sicak ve daha çok vakitlerimizi vererek, çok daha dinamik ve zinde olarak onlarla ilgilenebiliriz. 

Bana ve aileme yapilan haksizliklar ve verilen maddi ve manevi zararlar, senelerce sabirla bekledikten sonra,  zarar verenlerin duzeltici uygulamalarini baslatmamalari neticesinde beni pek cok yormustu.  Bana ve aileme yaptıklari haksızlıkları, verdikleri zararları anlamamazlıktan gelmeleri ve bu zamana kadar verdikleri zararlarla ilgili duzeltici uygulamalara baslamamalari ve hatta ozurler bile dilememeleri ve sanki hic haksızlık yapmamıslar ve ayrica parasal zararlar vermemisler gibi davranmaları nedeniyle, artık daha cok bekleyemiyerek onları Allah’a sikayet etmek mecburiyetinde kaldim, ve dusuncelerimi bu konuda, bu dunyada sifırladım ve rahatladim.  Oysa ki, zarar verenlerin obur dunyadaki kendi menfaatlerine olacak duzeltici uygulamalara baslamalarini senelerce sabirla onlar icin bekledim durdum ki, bu firsati kacirmalarina gercekten uzuldum.  Ictenlikle ozur dilenseydi, parasal zararlar tazmin edilmese de af edecektim, olmadi.  Neticede hepsini Allah’a sikayet etmek mecburiyetinde kaldim.  Boylece, problemlerim azaldi ve sevdiklerimle ilgilenecegim vakitlerim de cok fazlalasti. 

Esim ise onları bu durumlarıyla affetmemi defalarca soyliyerek, benden cok daha fazla toleranslı oldugunu, yani daha cok pozitif hareketlere ve pozitif enerjiye sahip oldugunu ispat etti.  Ben ise esim kadar olamadim.  Cunki, ozur bile dileyemeyenler icin verdikleri zararlari tolere edemedim ve zayi ettigim vakitlerimi geri getiremedim Ozur dilemelerin insanlari dusurmedigini, bilakis insanlari olgunlastirarak yukselttigine ve sayginliklarini da arttirdigina inanmaktayim.

Bazi kisileri gittikleri egri yollardan maalesef dogru yola ceviremiyorsunuz ve onlar delilli ikazlarinizi bile dinlemiyorlar, dinlemek istemiyorlar, gormuyorlar veya gormek istemiyorlar ve yine bildiklerini okuyorlar.  Cok yazik ki kendi nefisleri istikametindeki egri yollarini hak yol saniyorlar ve hatta onlarin iyiligini istemis olmaniza ragmen, sizi mesnetleri / dayanaklari olmaksizin munazaralarinda sucluyorlar ki, boyleleri de aramizda maalesef bu dunyada utanmadan insan kılıgında hayasızca yasamakta.  TESBIT EDEBILDIGIM KADARIYLA, UC-BES KURUSLUK VEYA 50,000 LIRALIK DUNYA MENFAATI ICIN, BU KISILERIN KISMEN VEYA TAMAMEN KUL HAKLARINA SAYGILARI DA OLMUYOR.  ILK BASTA KENDILERINE YAZIK EDIYORLAR.  BUNLARI KUL HAKKI ETKILEMIYOR!  AMA KENDILERINI DORT DORTLUK MUSLUMAN VE HATTA SAKIRT OLARAK GORUYORLAR!!!  BU NANKOR INSANLAR, ZARARLARI VERDIKTEN SONRA, HAKSIZLIKLARI YAPTIKTAN SONRA VICDANEN RAHATSIZ DA OLMUYORLAR.  KARSINIZDA HIC UTANMADAN  BU DUNYADA SIRITABILIYORLAR DA!!!  NETICEDE INSAN KILIGINDAKI BU KISILERE GERCEKTEN ACIYARAK, MANEVI DEGERLERIMIZI NE HALE GETIRDIKLERINDEN UTANIYORSUNUZ VE ONLARI BU DUNYADA SILMEK MECBURIYETINDE KALIYORSUNUZ!!!  BU HUSUSLARDA MAALESEF UNUTULAMAYACAK TECRUBELER EDINEREK BU GUNLERE ULASTIM!!!

Tamamiyle saygi duydugum husus ise Yaratan’in (deliler haric) herkese (hangi dine sahip olursa olsun, dinsiz de olsa) akil ve rizik vererek tum hurriyet icinde hepimizi dunyaya salivermis olmasi ve herkesin yaptigi herseyi onlarca sene sabirla her an olumlerimize kadar kaydetmesi ve obur dunyada bu kayitlar esas alinarak sinava girmemiz!!!  BU NEKADAR BUYUK BIR SINAV, TAM SINAV!!! Ne kadar guzel ki, obur tarafta boynuzlu hayvan bile, boynuzsuzdan hakkini alacak!!!  Hic kimsenin digerinde bir hakki kalmayacak!!!  

Neticede bu dunyada sıfırladıgımız ve / veya obur dunyaya havale ettigimiz problemlerle bu dunyada kazandıgımız zindeligimizi ve ilave vakitlerimizi, maddi ve manevi yönde kendimiz, ailemiz ve gercek dostlarimiz icin yapacagimiz yararlı uygulamalarımızla değerlendirebiliriz eğer Yaratan takdir ettiyse… 

Bizlerden daha iyi imkanlarla yasayanlari degil de, kendimizden daha problemli olanları veya bizim imkanlarımızdan daha az imkanlarla yasayanların her an bu dunyada mevcut olduklarını bilerek, Allah’a her zaman sukur etmemiz, hamd etmemiz gerekli.  Gunluk hayatın ilk luzumlu gereksinmeleri olan yiyecekleri bile bulamayan, böcekleri toplayarak yemek mecburiyetinde kalan, en buyuk emelleri  ve ruyaları midelerine girecek cok az bir yiyecek ve kuru ekmek olan Afrikalı komşularımızı hic bir zaman unutmayalım. Yakındaki ve uzaklardaki her cografyadaki komşularımıza karsı vazifelerimizi yaparak, onlara yardım ederek, muhtaclarla kendimizi mukayese ederek  Yaratana kendimiz icin şükretmemiz, şükranlarımızı arz etmemiz ve hamd etmemiz gerekli, teşekkür etmemiz lazim bir kul olarak!  Sevdiğimiz yiyecekleri, yaş pastamızı yeyip, kahvelerimizi icerken komsularımızı unutmayalım, her zaman hatırlayalım.  Her gun çope attigimiz Turkiye capindaki milyonlarca ekmegi ve binlerce ton yiyecekleri dusunelim. Ac bir insanı doyurduğumuzda kendimiz gercekten aç olmamiza rağmen, karnımızı oldukca tok, maddi ve manevi yonlerden kendimizi çok daha güclü ve buyuk bir haz, mutluluk ve huzur icinde hissedebiliriz.  Bu bir gercek. Bunu hepberaber deneyelim. 

 Asirlar onceki buyuklerimiz, sahip olduklari sadece bir tane hurmayi bile, ac olan bir muhtacla paylasabilmistir ve bu bir hurma iki kisiyi de onlarca hurma olarak tatmin etmistir!  Bugun de, 2009′lara layik buna benzer uygulamalari imkanlarimizla yapabilelim.  Burada yazdiklarimi hepberaber deneyelim. Hayir yapmakla, malimiz ve servetimiz de katiyyen azalmayacak, daha da bereketlenerek buyuyecektir.  Hayir yapilmayan servet de cogalmayacak, bereketlenmiyecek ve neticede kisirlasarak yok olacaktir.  Bu gercekler deneyim sonuclaridir.

Sayın Nilgün Delikan, günümüz insanının yaşam gundemindeki gerceklere ve problemlerine cok guzel değinmektedir ki, değerli gorüslerini yansıtan Nilgün Delikan’ın aşağıdaki yazısını okurlarımızla paylaşmak istedim.  Sayın Delikan’ın yazısında bulunan sadece bir paragrafı teknik bilgime ve görüşüme göre değiştirdim, ilaveler yaptim;  ayrica bir paragraf da ilave ettim.  Bu iki (2) paragrafi yeşil renkle fontlandırdım:

Bu yazidaki hususlari yapmakla, bizlerin çok daha iyi biyolojik  ve psikolojik sıhhatlerimize kavuşabileceğimize, cok daha iyi pozitif bir morale erisebilecegimize inanıyorum.   Bu konuda deneyimlerim / tecrubelerim de oldu, inanarak yazıyorum.

Kimden: Nilgün Delikan
Tarih: 15 Ekim 2009 23:48
Konu: Pozitif enerji kullanmak…

Beyin öyle bir güçtür ki… 

Kafadan geçen her düşüncenin bir talep olduğuna inanıyorum…
Trafik kazasından korkan
insanlar hep kazaya uğrarlar. Eğer siz korkuyla yola çıkar ve hep bunu beyninizde kurgulayıp etrafa negatif enerji yayarsanız mutlaka şoföre kaza yaptırırsınız ama arabayı siz kullanıyorsanız ve böyle korkularınız varsa eğer sakın araba kullanmayın…

Çocuğuna aşırı korumalı ana ve babalarının
çocuklarına hep bir şeyler olur yani biri bir taş atsa bile gelir sizin çocuğunuzun kafasını bulur o zaman siz şunu düşünürsünüz “onu kollayıp korumasam hep başına olumsuz şeyler geliyor.
Neden acaba ? Bu tıpkı (yumurta mı tavuktan çıkar, yoksa tavuk mu)’yu andırmıyor mu?


Hep para olmadığından yakınıyoruz sanki bunu soran bizden para isteyecekmiş gibi. Aynen devam edin,
neyi YOK diyorsanız, onu YOK etmeye devam edin, sürekli şikayet edip etrafa olumsuz ve zavallı görünerek her şeyin bereketini kaçırın, ayrıcada bu kadar mızırdanma sonunda dostlarınızı da kaçırdığınızı fark edeceksiniz.

Sürekli param yok diyen insanlar paralarının bereketini öyle kaçırırlar ki bir gün gelir birde bakarlar gerçekten paraları bitmiş ama bu bitiş ani çıkan hesapta olmayan mecburi harcamalarda olabilir, sağlığa harcanması gereken miktarlar da olabilir.
hangi hastalıktan korkup, çağırıyorsanız size onu getirir. 
ÇOK İYİYİM ÇOK ŞÜKÜR demekle işe başlayın.
 enerji şeklinde size geri dönüşünden aldığınız pozitifi başka hiçbir şeyde bulamazsınız. Okumaya Devam »

“MENDERES çok büyük adamdı.”

MENDERES çok büyük adamdı.” 

Menderes, İmam-ı Azam’ın türbesinde neler düşündü?

Mustafa ARMAĞAN, Zaman Gazetesi 14 Haziran 2009

 

Geçen hafta 1921′de Suriye sınırı çizilirken Hasan Basri Çantay’ın, topraklarımızın peşkeş çekildiğini söylediğini aktarmış ve sormuştum: Bilin bakalım Çantay bugün hangi partinin sıralarında oturuyor? Sayın Aydın Menderes arayarak bu soruyu bana yöneltti. Kendisine fakirin de o cevabın hasretiyle yandığını söylemekle yetindim.

 

Hazır Aydın Bey’i yakalamışken sormadan edemedim: Rahmetli babanızın Bağdat’ta İmam-ı Azam’ın türbesini ziyaretinde söyledikleri doğru mudur? Sağ olsun, kendisi birkaç koldan teyit etti olayı.

Olayı anlatan kişi, başlangıçta CHP’den meclise girmiş olup 1954 seçimlerinde DP’den milletvekili seçilmiş olan Sebati Ataman. (Nazlı Ilıcak’ın “Menderes’i Zehirlediler!” (1989) adlı kitabında Ataman’la yaptığı söyleşiden aktaracağım.) Siz ne söylediğini merak ededurun, ben o sözleri bir çerçevenin içine yerleştirmek istiyorum ki, tesadüfen söylenmediği anlaşılabilsin.

İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanlığı devrinde Araplarla ilişkilerin geliştirilmesi için tek bir adım dahi atılmamış, daima olumsuz tavır takınılmıştır. 28 Mart 1949′da İsrail’i tanıyan ilk Müslüman devlet olduğumuzu ve bu tutumun bizi Arap aleminden iyice koparttığını bilmekte fayda vardır. Prof. Hüseyin Bağcı’nın da belirttiği gibi İsrail’i tanımış olmak, Menderes’in CHP’den devraldığı bir ‘dış politika yükü’ydü. Bu yük, ancak ileriki yıllarda ortadan kaldırılacaktı.

İşte Türkiye ile Irak arasında 24 Şubat 1955′te imzalanan ve sonradan İngiltere, Pakistan ve İran’ın da katılımıyla Ortadoğu’nun Türkiye’nin önderliğinde toparlanması çabasının arkasındaki dış politika manzarası buydu.


Menderes’in kuruluşunda katkıları olduğu Libya‘yı ziyareti sırasında Turgut Reis’in türbesinde Fatiha okudu (15 Şubat 1957).

 

Menderes, Türkiye’nin mutlaka bir Ortadoğu politikası olması gerektiğine inanıyordu. Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü’den bu politikanın belirlenmesini isterse de sonuç alamaz. Bu arada Mısır büyükelçimizle görüşen ABD Dışişleri Bakanı Dulles’ın “Mısır siyasetiniz nedir?” sorusuna elçinin “Bilmiyorum” diye cevap vermesi bardağı taşıran damla olur. Menderes tam anlamıyla yalnızdır. Dışişleri Bakanlığı’nı kendisi sürüklemek zorundadır. İpleri eline alır ve harekete geçer.

Şu sözler kendisine ait: “Biz Arap komşularımızla dostuz. Eğer bazen bu hisler bir sis perdesi altında gizlenmiş gibi görünmüş ise de bunun geçici sebeplerden ileri geldiğine ve bundan böyle bütün bütün yok olmasının da mukadder bulunduğuna hiç şüphe etmiyoruz.” Araplarla dostluğumuzun arasındaki engellerin kaldırılması kaçınılmazdır ona göre.

Öyleyse ne yapılmalıdır?

Önce İngiltere’nin, ardından da ABD’nin tutumunu yoklayan Başbakan, Ortadoğu gezisine çıkan Dulles’ı, programda yokken Ankara’ya davet eder ve uzun bir görüşme sonunda onu da ikna eder. Menderes, Nasır’a karşı harekete geçmiş ve İngiltere ile ABD’yi de ikna etmiştir. İlk hedef, Irak’la işbirliğidir. 6 Ocak 1955′te Bağdat’a giden Menderes, bir fırsatını bulup Nuri Said Paşa’yla baş başa görüşür. 13 Ocak’ta Türkiye-Irak ortak bildirisi yayınlanır. Uzun zamandır uyuşuk bir dış politika güden Türkiye’nin gösterdiği bu inanılmaz ataklık, İngiltere ve ABD’yi bile şaşırtmıştır.

 

Daha çok şaşıran ise Mısır ve İsrail’dir. İkisi de Türkiye’nin aleyhine döner. Anlaşmayı bozmak için uğraşırlar. İsrail Devlet Başkanı Ben Gurion, şoka girmiştir. Menderes 23 Şubat’ta tekrar gider Bağdat’a ve ertesi gün, Bağdat Paktı haberi, ajanslardan dünyaya yayılmaktadır. İngiltere davet edilir pakta, sonra da ABD. Birincisi girerken, ikincisi dışarıda kalmayı tercih edecektir.

Anlattıklarımızdan çıkarılması gereken sonuç şudur: Türkiye, Atatürk döneminden sonra ilk defa Ortadoğu’da ‘bir şey’ yapmaya çalışmakta, öncülüğü ele almaktadır.

İşte Sebati Ataman’ın aşağıdaki hatırasını bugünlerin gazete sayfalarının arasına koyarak okuyun lütfen. Adnan Menderes, Bağdat’ta İmam-ı Azam hazretlerinin türbesini ziyarete gitmiştir. Sonrasını beraber okuyalım:

“Dualarımızı okuduk, ayrılacağız. Adnan Bey kımıldamıyor. Öylece kaldı, âdeta murakabeye daldı. Nihayet silkinip kendine geldi. Dışarı çıkarken yanına yaklaştım ve sordum: “Beyefendi, bir murakabeye daldınız, merak ettim, o esnada ne düşündünüz?” Kolumdan tutup bir kenara çekti ve şu cevabı verdi: “Sebati, bu mezarını ziyaret ettiğimiz şahsiyet, burada ve yakın şarkta, bizim memleketimiz de dahil bütün İslam ülkelerinde ebedî olabilecek bir nizam kurmuştur. Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra bu nizam da yıkılmış, darmadağın olmuştur. Şimdiki İslam ülkelerinin vaziyetini görüyorsun. Bu nizamın başka esaslar dahilinde yeniden kurulması, sulh ve  sükûnun avdet etmesi lâzımdır. Biz de buraya bunun için geldik.”

Menderes’in sözlerini dinlerken, gözüm yaşlar içinde kalmıştı. Bana “Ağlıyor musun?” diye sordu ve sözlerini sürdürdü: “Ağlama, bu olacak, muhakkak olacak, biz görmeyeceğiz ama torunlarımız muhakkak görecek.”

Sebati Ataman ekliyor: “Menderes çok büyük adamdı.”

Atatürk bu sözü demiş mi? Okumaya Devam »

Eski Gönderiler »