Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

Şehit erin annesi: ‘Vatan sağ olsun’ demeyeceğim

Lice kırsalında teröristlerle çıkan çatışmada şehit düşen şehit Jandarma Er İsmail Uygun’un annesi Sultan Uygun, “Hep bizim gibi ailelerin çocukları şehit düşüyor. 2 yaşındaki torunum babasız kaldı. Ben ‘vatan sağ olsun’ demeyeceğim.” dedi. Şehit annesi, 3 aylık asker olan oğluna terör bölgesinde günde 7 saat nöbet tutturulmasına da tepki gösterdi. Şehit erin Kayseri’nin Turgutreis Mahallesi’nde oturan baba evinde büyük üzüntü yaşanıyor. Askerlik görevini kısa dönem olarak yapan er Uygun’un annesi Sultan Uygun’un ağıtları yürekleri dağladı. Uygun’un 2 yaşındaki kızı Beyza’yı kucağına alarak gözyaşları döken anne Uygun, “Şunun babasına nasıl kıydınız?” diyerek PKK’ya lanet yağdırdı. “Vatan sağ olsun demeyeceğim!” diyen acılı anne, “Oğlum namaz kıldığı için komutanı tepki gösteriyormuş. Diğer kısa dönem askerler masa başında otururken 3 aylık er olan İsmail’im günde 7 saat nöbet tutuyormuş. Oğlum komutanına söyleyemiyordu; ama bunları telefonda bize söylüyordu. Ayrıca hep bizim gibi insanların çocukları şehit düşüyor. Hiç gördünüz mü ‘oğlum şehit oldu’ diye ağlayan eli yüzü boyalı bir anne? Yok göremezsiniz. Ahmet Türk kameralar önünde zafer işareti yapıyor, kimse bir şey diyemiyor. O yüzden ‘vatan sağ olsun’ demeyeceğim.” dedi. 3 yıl önce Ayşe Uygun’la evlenen şehidin 2 yaşında Beyza isimli bir kız çocuğu vardı. Erciyes Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun olan şehidin terhisine 1,5 ay kaldığı belirtildi.

Annesi şehidi, ağıtlarla uğurladı

Diyarbakır’ın Lice ilçesi kırsalında teröristlerle girdiği çatışmada şehit düşen Jandarma Komando Er Fevzi Güngör, memleketi Bitlis’in Güroymak ilçesinde göz yaşları arasında toprağa verildi. Şehit Fevzi Güngör için Güroymak Kümbet Camii’nde tören düzenlendi. Törende şehidin özgeçmişi okundu. Zorlukla ayakta duran şehit babası Ekrem Güngör’ü komutanlar teselli etti. Anne Melike Güngör ağıtlar yakarken, komşuları ise acılı anneyi teselli etmeye çalıştı. Şehidin tabutu omuzlarda taşınarak cami çıkışına getirildi. Cenaze yürüyüşü ile anayola kadar götürülen şehidin tabutu, cenaze aracı ile Güroymak Asrî Mezarlığı’na taşındı. Şehidin naaşı yaklaşık 2 bin kişinin katılımıyla toprağa verildi. Mehmet Okay, Bitlis

Terör örgütüne lanet yağdı

Şehit İsmail Uygun için memleketi Kayseri’de düzenlenen cenaze törenine binlerce vatandaş katıldı. Okumaya Devam »

Allah bir ayetinde

“… O’nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur…” (Hud Suresi, 56)

şeklinde bildirerek, tüm canlılar üzerindeki hakimiyetini haber vermiştir.  Butun Yaratiklarin sahip oldukları tüm mucizevi özellikler de, Allah’ın, yaratışındaki ihtişama şahit olmamız için biz insanlara gösterdiği delillerden sadece biridir.

“Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar ve dizi dizi uçan kuşlar, gerçekten Allah’ı tespih etmektedir. Her biri, kendi duasını ve tesbihini şüphesiz bilmiştir.  Allah onların işlediklerini bilendir.” (Nur Suresi, 41)

Bilim Uyumadan Uçan Kuşları Araştırıyor

Kaynak: Kuran-ı Kerim’den ayetler, Bochum Ruhr Üniversitesi’nden Prof. Reinhold Necker’in ve Madison Wisconsin Üniversitesi’nden Ruth Benca ve arkadaslarının yıllar suren arastırma neticeleri, Harun Yahya & Mercek Dergisi:   

Göçebe kuşlar yazlık ve kışlık evleri arasında seyahat ederlerken uzun mesafeler kat ediyorlar. Şarkı kuşları daha çok gece uçmalarına rağmen sürekli uyanık kalarak bu olayı daha da etkileyici hale dönüştürüyorlar. Geçtiğimiz günlerde PLoS Biology adlı gazetede yayınlanan habere göre göç sezonu sırasında bu hayvanlar gözleri çok az kapalı olarak hem de uykusuz yaşayan hayvanlarda görülen sağlığa zararlı etkilere maruz kalmadan yolculuk ediyorlar.

Madison’daki
Wisconsin Üniversitesi’nden Ruth Benca ve çalışma arkadaşları bir kafeste alıkonulmuş hayvanların uyuma düzenlerini ve hareketlerini bir yıl boyunca incelediler. Göç sezonu boyunca, kafesteki kuşlar son derece enerjik, hareketli davranışlar sergilediler. Ayrıca, -insanlarda rüya görmeyle ilintili olarak belirlenen- normal REM uykusunun 3’te biri süresince uyudular. Geceleri teste tabi tutulan diğer canlılar uyurken onlar tamamen uyanık kaldılar ve normal testlerine devam ettiler, ki bu da kuşların göçleri boyunca “uyurgezer” olmadıklarını bir kez daha kanıtladı.

Bilim adamları göç sezonları haricindeki zamanlarda uyku eksikliğinin kuşları olumsuz etkilediğini belirtiyorlar. Oysa kuşlar, özellikle göç esnasında algılama fonksiyonlarında hiçbir bozulma olmadan uykularını azaltabilmede üstün bir yetenek sergiliyorlar. Bu hayvanların bunu nasıl başardıklarıysa henüz çözülebilmiş değil. Kuşlardaki göçe bağlı uykusuzluğa aracı olan mekanizmaları anlamanın; uykudaki değişiklikler, sezonsal ruhi durum bozuklukları ve uykunun kendisinin fonksiyonları hakkında bilgi vereceğini düşünüyorlar.

Kuşlar Neden “Gece” Göç Ederler?

Kuşların çoğu yaşamsal faaliyetlerini gündüz gerçekleştirirler. Fakat uzun seyahatler için geceyi seçerler. Gece göçü kuşlara birçok avantaj sağlar. Bunlardan en önemlisi düşmanlarından bu yolla kaçabilmeleridir.

Gece goc eden kuşların büyük bir bölümü küçük ve uçma kabiliyeti zayıf olanlardır. Bu yüzden gece karanlığında uçmak bu kuşlar için daha güvenlidir. Fakat gece göçleri sadece bu sebeple açıklanamaz. Çünkü güçlü uçucu olan ve okyanusta hiç durmadan 3.200 km’lik bir mesafeyi uçabilen bazı sahil kuşları da gece göç ederler.

Kuşların gece yolculuğunu seçmelerinin sebeplerinden biri de beslenme zamanlarıdır. Genellikle gündüz beslenen kuşlarda sindirim çok hızlıdır. Bu nedenle kuşların gündüz beslenirken kısa aralıklarla besin almaları ve göçten önce bu besinleri vücutlarında yağ şeklinde depolamaları gerekir. Eğer küçük göçmenler, gündüz uzun uçuşlar yaparlarsa ulaşacakları yere gece bitkin bir halde ulaşırlar ve gece beslenemeyeceklerinden ertesi sabahı beklemek zorunda kalırlar. Bu durumda muhtemelen bulundukları ortamın soğukluğundan ve enerji elde edememekten dolayı birçoğu yaşamını sürdüremeyecektir. Bu yüzden bu canlılar geceleyin seyahat ederek çok programlı hareket etmiş olurlar. Gündüzü beslenerek ve göç için yağ depolayarak geçiren kuşlar gece göç ederler, güneşin doğuşuyla beraber mola verirler ve bu döngü bu şekilde devam eder.

Kuşların durmadan uçabilecekleri mesafeyi yağ depolarından başka vücudun su kaybı da belirler. Bu yüzden gece yapılan göçlerde havanın serinliğinden faydalanıp daha az su kaybederek vücut ısılarını düşürebilirler. Su kaybının minimuma inmesi uçulan mesafeyi de artırır.

Kuşlar tüm bu nedenlerle gece göçlerini tercih ederler. Elbette vücut yapıları buna uygun olarak yaratılmış olan türler dışında gündüz uçmaya elverişli yaratılmış kuşlar da vardır. Ördekler, turnalar, martılar, pelikanlar, atmacalar ve kırlangıç gibi kuşlar da gündüz göç ederler. Süzülerek uçma yöntemini kullanan leylekler ve akbabalar ise sadece gündüz uçabilirler. Çünkü uçuş şekilleri, ısı yayılmasına ya da dağ ve tepelere çarpan rüzgarın onları sürüklemesine bağlıdır.

Bu noktada biraz düşünelim. Kuşlar tam da göç esnasında uykularını minimuma indirgeme özelliğini nasıl kazanmaktadırlar? Onlara bu dönemde uykularını azaltabilme yeteneğini kim vermektedir? Bir kuş “şimdi göç zamanı, uyumadan uçmam gerek bu yüzden de vücudumu buna göre ayarlamalıyım” diye bir karar alıp vücudunda da bu kararla ilgili düzenlemeleri yapabilir mi? Peki bu göçü gündüz değil de gece gerçekleştirmenin onlara sağlayacağı avantajları önceden tahmin etmiş olabilirler mi?

Elbette hayır. Şüphesiz bu küçük sevimli hayvanın vücudundaki tüm düzenlemeler onun yaşamak için neye ihtiyacı olduğunu bilen ve tüm ihtiyaçlarını ona hesapsızca sunan üstün bir akıl ve güç sahibi Yüce Yaratan, Allah’tır. Kuşlar, kendi vücut yapıları ve yaşam şekilleri nasıl bir göç şekline izin veriyorsa o düzende göç ederler. Bu canlıları Allah yaratmış ve onları gerekli yeteneklerle donatmıştır. Yaptıkları tüm işler de, Allah’ın varlığının ve kudretinin birer ayeti (delili) dir. Bu nedenle her yaptıkları iş, Allah’ı tesbih etmek, yüceltmek anlamına gelmektedir. Allah bir Kuran ayetinde şöyle buyurmaktadır:

“Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar ve dizi dizi uçan kuşlar, gerçekten Allah’ı tesbih etmektedir. Her biri, kendi duasını ve tesbihini şüphesiz bilmiştir. Allah, onların işlediklerini bilendir.” (Nur Suresi, 41)

Kuşlardaki Bozulmayan Denge: 

Telefon telleri üzerinde dinlenen kuşların, hiç zorlanmadan dengede durabilmeleri, birçok insanın dikkatini çekmiştir. Ne sürekli yön değiştiren rüzgar, ne de rüzgarın etkisiyle sallanan tel bu dengeyi bozamaz.

Sirklerde çalışan cambazları düşündüğümüzde, kuşların dengede kalma yeteneklerinin ne kadar üstün olduğu daha da iyi anlaşılır. Örneğin, gergin bir çelik halat üstünde yürümeye çalışan bir cambaz, dengesini sağlamak üzere, özel malzemeden yapılmış uzun bir sırık kullanmak zorundadır. 

Bu sırık, cambaza bir tür denge mekanizması kazandırır ve düşmeden tel üzerinde kalmasını sağlar. Kuşlar ise dengelerini kurmakta herhangi bir alet kullanmazlar ama en iyi cambazdan bile çok daha yeteneklidirler: Bir telin üzerine havadan süzülerek iniş yapabilir ve saniyeden daha az bir sürede dengelerini sağlayabilirler.

Alman bilim adamı Prof. Reinhold Necker, üstün birer akrobat gibi hareket eden kuşların nasıl olup da incecik bir tel üzerinde düşmeden kalabildiğini bulabilmek için tam dört yıl süren uzun bir araştırma yürüttü. Bochum Ruhr Üniversitesi’nde görev yapan araştırmacı, kuşların son derece özel bir denge mekanizmasıyla donatılmış olduğunu keşfetti. Bu araştırmaya göre, denge mekanizmasında iki farklı organ görev yapıyordu.


Organlardan biri, diğer omurgalılarda da görülen iç kulak organı. Bu organ, daha çok kuş havadayken faydalı oluyor ve kuş kanat çırptığı sırada ters yüz olmasını engelliyor.

Diğer organ ise kuşun leğen bölgesinde bulunuyor. Mükemmel işleyen bu organ, omuriliğin sol ve sağ tarafındaki yarım daire kanallarından meydana geliyor. Omuriliğe bağlı bu simetrik kanalların içi ise özel bir sıvıyla dolu. Prof. Necker, bu sistemin işleyişini şöyle aktarıyor:

Okumaya Devam »

Konuşan Kuşlar Mucizesi!!!

“Onlar, üstlerinde dizi dizi kanat açıp kapayarak uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları Rahman (olan Allah’) tan başkası (boşlukta) tutmuyor. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla görendir.” (Mülk Suresi, 19)

Şüphesiz bir papağanın pek cok yeteneklere sahip olması büyük bir yaratılış harikasıdır. Çünkü kuşlar (ve diğer hayvanlar), müstakil bir akıl ve iradeye sahip olmayan, insanlardaki gibi düşünme, bilinçli kararlar alma, bunları uygulama konusunda kararlı davranma gibi özellikleri olmayan canlılardır. Bilinç ve akıldan yoksun canlıların konuşma ve sesleri taklit edebilme yeteneğine sahip olmaları, öğrenme yeteneği geliştirmeleri ve sonra öğrendiklerini hafızalarında saklayıp, yerli yerinde kullanmaları Allah’ın papağanlara olan ilhamıdır. Bu canlılar bunları kendi akılları, iradeleri ya da bilinçleriyle değil, yalnızca Allah’ın ilhamıyla gerçekleştirmektedirler.

Allah bir ayetinde

“… O’nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur…” (Hud Suresi, 56)

şeklinde bildirerek, tüm canlılar üzerindeki hakimiyetini haber vermiştir. Ses taklidi yapan papağanların sahip oldukları tüm mucizevi özellikler de, Allah’ın, yaratışındaki ihtişama şahit olmamız için biz insanlara gösterdiği delillerden sadece biridir.

“Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar ve dizi dizi uçan kuşlar, gerçekten Allah’ı tespih etmektedir. Her biri, kendi duasını ve tesbihini şüphesiz bilmiştir. Allah onların işlediklerini bilendir.” (Nur Suresi, 41)

Bildiginiz gibi, orkestra sefi 60-100 kisilik orkestralari idare ederek, cesitli muzik aletlerini calan muzisyenlere sinyal verirler.  Orkestra sefi olmadan muzisyenler gerektigi anda  calamazlar. Senkronizasyon mumkun olmaz,  koordineli ve ahenkli bir sekilde enstrümanlarını çalamazlar.  Yüzbinlerce / belki milyonlarca kuşun beraberce havada yaptiklari, sesle veya muzikle senkronizasyon sinyalleri olmadigi halde, fiziken orkestra sefi olmadigi halde, yuzbinlerce kusun hata yapmadan hepberaber atmosferde yerden takriben birkacyuz metre yukseklikte son derece ahenkli, senkronizeli, koordineli 3-boyutlu hatasiz danslarini / ucus-gosterilerini ciplak gozle Turkiye’de izlemek firsatini buldum.  Bu gosterilerin benzerleri ayrica youtubelerde de var.  Mesela 01 Temmuz 2008 tarihli asagidaki videoyu izleyebilirsiniz:

http://www.netegel.com/magazin/video/2BwJspK61Fd0/7/kuslarin_mukemmel_dansi.html

Fiziki olarak bir orkestra sefi yok ama, Allah’in verdigi ilhamla bu yuzbinlerce kusun havada biribirleriyle senkronizeli mukemmel bir gosteri yaptiklarina inaniyorum.  Dans yapan bu yuzbinlerce kusdan carpisanlar da yok gibi!!!  

Bu yaziyi okuduktan sonra yuzlerce veya binlerce konusan kuslarin ucarak gosteri yaparlarken acik havada biz insanlara bir konser verdiklerini biran hayal edelim.  Ormanda gezerken, sadece bir kusun otusu bile bizi derinlerden etkilerken, nasil olurdu bu acik-hava konseri acaba???  Insan kulaginin algilayamadigi, duyamadigi veya ayni andaki iki notayi farkedemedigi sahane seslerin de konseri veren ufacik kuslarca cikarildigini bildigimizde nasil hissederiz kendimizi???  Allah’in yarattiklari kus ve diger hayvanlarin ve nihayet en mukemmel yaratik olan insanlarin yasadiklari surelerdeki mucizevi fonksiyonlarina sahit olarak bu dunyada bugunlerde yasamaya devam etmekteyiz. Bu mucizevi gerceklerden kacamayiz, sahit oldugumuz bu gercekleri akillarimizla inkar da edemeyiz, biran icin kamufle de edemeyiz.  Bunlari sadece biran dusundugumuzde, Allah’ın yaratmasının kusursuzluğu, mukemmelligi  ve Allah’ın ilminin butun kainatta her yeri her an sarıp kuşattığı gercegine hemen ulasiriz.  Simdi konumuza giriyorum:

Konuşan Kuşlar Mucizesi

KAYNAK: Harun Yahya & Mercek Dergisi

Birçok insan için, duyduğu şarkıları veya sesleri orijinalinin aynısı olacak şekilde taklit etmek, oldukça zor hatta kimi zaman imkansızdır. Oysa, büyük ölçüde zeka gerektiren bu yeteneği son derece başarılı bir şekilde yerine getiren bazı kuş türleri vardır. Örneğin papağanlar pek çok insanın zorlanacağı sesleri hemen taklit edebilirler. Kapı gıcırtısı, açılan şişe kapağı, telefon veya melodili ıslıklar gibi pek çok sesin yanı sıra tonu, vurgusu, ifade şekli ile orijinalinin çok benzeri olarak insan konuşmasını da taklit edebilirler.

Bir kuşun duyduğu bir sözcüğü söyleyebilmesi ya da bir melodiyi seslendirebilmesi için öncelikle vücut yapısının buna uygun olması gerekir. İşitme-görme duyuları kusursuzca çalışmalı, bu duyuları ile elde ettiği bilgileri hafızasına kaydedebilmeli ve kendine göre bir anlama-kavrama yeteneğine sahip olmalıdır. Ses taklidi yapan kuşların sahip oldukları özellikler ve dikkat çekici yetenekler, üstün güç sahibi olan Allah’ın, yaratışındaki ihtişama şahit olmamız için biz insanlara gösterdiği delillerdendir.

Papağan ve muhabbet kuşlarının anatomileri çok farklı olduğu halde -örneğin dişleri ve dudakları olmamasına rağmen- insanların “m”, “b” gibi dudakların yardımı ile söyledikleri sesleri dahi taklit edebilmeleri; muhabbet kuşlarının, Genlik Modulasyonu (Amplitude Modulation) AM ve Frekans Modulasyonu (Frequency Modulation) FM radyo verici sistemlerinin çalışma prensiplerini kullanmaları veya biz insanlarin bu sistemleri kuslardan kopya ettigimiz; Kuşların sesi çözme kabiliyetlerinin insanlardan yaklaşık 10 kat daha iyi olduğu; İnsanlar bir nota duyarken kuşların on farklı ses duyabildiği; bir muhabbet kuşunun aynı anda iki farklı notayı seslendirebildiği; hatta kendisi ile düet yapabilip, daha pek çok şaşırtıcı özelliğinin oldugu Yaratan’ın hikmetlerinden sadece cok az olan bildiklerimizdir.  En azindan bunlari bilerek, artık acizligimizin sinirlarini anlamamiz gerekmekte insan olarak!!!

Böylece söz konusu canlıların konuşma ve ses taklidi yeteneği ile donatılmasının yaratılışın sayısız mucizelerinden biri olduğunu görebiliyoruz, artik anliyabiliyoruz ve aynı zamanda bu yeteneğin evrim teorisinin iddialarını nasıl curuttugunu ve geçersiz kıldığına da şahit oluyoruz.

Burada Mercek dergisinden Papağanlarla ilgili degerli arastirmalarin ve deneyimlerin neticelerini bildiren bir makaleyi ilavelerimle veriyorum:

Konuşmak ya da bir sesi taklit etmek, birçok kişinin düşündüğü gibi yalnızca ağzın açılıp kapanmasıyla oluşan basit bir beceri değildir. Bunun için çok kompleks sistemlerin bir arada bulunması ve bu sistemlere ait tüm parçaların kusursuzca ve uyum içinde koordineli bir sekilde çalışması gereklidir. Yazımızda değineceğimiz papağanların ses taklidi yeteneği de, tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda, pek çok olağanüstülük sergilemektedir.

Bazı kuş türleri, hayvanlar arasında çok nadir rastlanan ses taklidi yeteneğine sahiptir. Örneğin papağanlar kapı gıcırtısı, açılan şişe kapağı, telefon sesi, melodili ıslıklar gibi pek çok sesin yanı sıra insan konuşmasını da taklit edebilmektedirler. Papağanlarda gözlenen bu taklit yeteneği, tesadüf eseri elde edilebilecek bir yetenek değildir. Bir papağanın taklit ettiği insan sesinin, tonu, vurgusu, ifade şekli ile orijinalinin çok benzer olması, bu canlının fiziksel yapısının son derece özel olmasından kaynaklanmaktadır.

Bir papağanın telefon çaldığında “alo”,  kapı zili çaldığında “kim o?” demesi ya da tanıdığı bir kişiyi gördüğünde ismiyle hitap etmesi, bu durumla ilk kez karşılaşan kişiler tarafından hayretle karşılanır. Ancak son derece şaşırtıcı olan bu olay, birçok kişi tarafından gereği gibi düşünülmez ya da zaman içerisinde doğal karşılanmaya başlanır. Oysa bir papağanın tek bir kelimeyi söylemesi için bile pek çok hayranlık uyandırıcı olay gerçekleşmektedir.

Öncelikle papağan bir kişiyi “görmekte” ve onu diger kisilerden ayirt ederek “tanımakta”dır. Ayrıca papağan, tanıdığı bu kişiye nasıl bir tepki vereceğini bilmektedir. Yanına gelen bu kişi ile ilgili sözleri hatırlamakta ve bunları söylemektedir. Bu durum, bu kuşun bir hafızaya sahip olduğunun açık delilidir. Kimi papağan türlerinin kendilerine sorulan soruyu algılayıp, bu soruya o zaman icinde mantıklı bir cevap verebildikleri de göz önünde bulundurulursa, durum daha da kompleks bir hal almaktadır.

Papağanlarda Sesin Fiziksel Oluşumu

Papağan gibi insan sesini taklit edebilen kuşların, insanların konuştuğu dili ve vurguları kullanabilmeleri ve aynı kelimeleri telaffuz edebilmeleri için insanlarınki gibi bir gırtlak yapısına sahip olmaları gerektiği düşünülebilir. Fakat bu canlıların sahip oldukları gırtlak yapısı insanınkine hiç benzemez. Gırtlak, ses telleri, dil, dudak, damak, diş gibi insanın konuşmasında etkili olan fiziksel yapılar kuşlarda tamamen farklıdır, hatta bu organların bir kısmı bu kuşlarda hiç bulunmaz. Ama söz konusu papağanlar, bu yapılara sahip olmamalarına rağmen, insan ifadelerini aynı tonlama ile söyleyebilmektedirler. İnsanın, dili olmadığında konuşamadığı ya da ses telleri zarar gördüğünde ses çıkaramadığı düşünülecek olursa, tamamen farklı fiziksel özelliklere sahip olan bir papağanın, insan ile aynı şekilde konuşabilecek bir sisteme sahip olması, üzerinde cok düşünülmesi gereken bir konudur. Okumaya Devam »

28 Ekim’de yayınladıgım “Pozitif Enerji Kullanmak” baslıklı yazımda 10,000 Km’yi hic konaklamadan, yemeden, icmeden ve uyumadan takriben 11 gunde ucabilen kuslardan bahsetmistim. Simdi bu bilginin kaynagini buldum, şoyle ki: 10 bin Km degil, gercekten 11,500 Km’lik bir mesafeyi okyanus uzerinden 9 gunde Alaska’dan Yeni Zelanda’ya ucan kuslarin uydu araciligiyla tesbit edilmesi.  Takribi hesabımda saatte 40 Km ortalama hızla kuşun uçacagını kabullenmistim ki, 40 Km / saat’lik hız degil, bu kuşların gercek ortalama hızlari 53.2 Km / saat olmakta ve mesafe de 11,500 Km.  Buldugum gercek bilgiyi asagida veriyorum. Ancak, hicbir bilim adami bu kuslarin yemeden, icmeden, konaklamadan  ve uyumadan 9 gunde 11,500 Km ucarken, yani kanatlarini cirparken harcadiklari enerjiyi nereden aldiklarinin izahini verememekte.  Birkac kilogram agirligindaki her kusun 11,500 Km ucmalari icin ne kadar enerjiye ihtiyaclari olduklarini hemen, hemen herkes hesaplayabilmekte, ve bu enerjinin kusun baslangic noktasinda midesinde bulunan birkac yuz gram yiyecekle veya vucudunda biriktirdigi yagin yakılmasıyla karşılanamıyacagını da herkes bilebilmekte, ama 11,500 Km’lik ucus enerjisinin nereden geldigini bilim adamlari bugun itibariyle 6 kasim 2009′da hayretler icinde cozememektedirler ve gelecekte de cozemiyecekler gibi gorunuyor bu gidisle.  Kuslarda atomik enerji olamayacagini da herkes bilmekte.  Ayrica kuşlar belirli bir hedefe Alaska’dan Yeni Zelanda’ya ucuyorlar ve arkalarindan gelen ruzgarin ucuslarini kolaylastirarak gelisiguzel bir yere degil de, belirledikleri hedefe gidiyorlar (aralarinda bu hedefe ilk defa ucanlar, deneyimleri olmayanlar da olabilir); genelde karsilarindan gelen ruzgarin direncine de ayrica karsi koymak icin ilave enerji kullanmalari da gerekiyor. Kuşlar sadece uydu aracılıgıyla takip edilebiliyor ki, teknolojinin imkanı sadece bu kadar bugunlerde!  Burada da Yaratanımıza karsı acizligimizi gercekten anlamamız ve O’na şukur etmemiz, hamd etmemiz gerekmekte.  Sadece bu gerçek, Allah’ın yaratmasının kusursuzluğu ve Allah’ın ilminin butun kainatta her yeri sarıp kuşattığıdır:

11 bin kilometre aralıksız uçan kuş

http://www.moralhaber.net/24196_11-bin-kilometre-araliksiz-ucan-kus.htm

Bilimadamlarının yaptığı son araştırmalarda bir kuş çeşidinin hiç duraksamadan 11 bin kilometre uçabildiğini ortaya çıkardı.

Bilim insanları bir dişi sahil kuşunun Alaska’dan Yeni Zelanda’ya kadar aralıksız 11 bin 500 kilometre uçtuğunu tespit etti.

Bilim adamlari tarafından gözlem altında tutulan kuş, göç yolculuğu süresince uydu aracılığıyla takip edildi. Bilim insanları göçmen kuşun Doğu Asya kıyılarını takip etmek yerine Pasifik üzerinden göç uçuşunu gerçekleştirdiğini ve hiç yiyecek ya da su molası vermeden 11 bin 500 kilometre uçtuğunu ifade etti.

Sahil kuşunun bu inanılmaz dayanıklılığı bilim insanlarını da hayrete düşürdü.

Söz konusu uçuş kuşlar arasında en uzun süreli uçuş olarak kayıtlara geçti. Göçmen kuş bu mesafeyi tam 9 günde aldı.

Sahil kuşu her sene iki kez aynı yolu aynı rotayı takip ederek kat ettiği ifade ediliyor.

KAYNAK: Moral Haber  Dünyabülteni

Yeryüzündeki en mükemmel uçuş makineleri kuşlardır.  Kuşların havalanma teknikleri, vücutlarındaki aerodinamik yapı, en gelişmiş uçaklardan daha kontrollü uçmalarını sağlayan sistemleri, jet filoları ile aynı dizilimde uçan göçmen kuşları, yuzbinlerce / belki milyonlarca kuşun beraberce havada yaptiklari, sesle veya muzikle senkronizasyon olmadigi halde, orkestra sefi olmadigi halde, kuslarin saniyenin ondabirinde bile hata yapmadan yuzbinlerce kusun hepberaber kilometrelerce kupluk 3-boyutlu atmosferde yerden takriben 1,000 metre yukseklikte son derece ahenkli, senkronizeli, koordineli 3-boyutlu hatasiz danslarini / ucus-gosterilerini, arı kuşunun keskin kanatlarını, saatte 300 km. hızla pike yapan şahinleri, atletlerden hızlı koşan, yüzücülerden hızlı yüzen kuşları, birbirinden güzel desenlere sahip kuş tüylerini ve kuşlarla ilgili daha birçok mucizevi özelliği görerek  gunluk hayatlarimizda bunlara en azindan şahit olarak yasamaktayiz. Bu gerçek Allah’ın yaratmasının kusursuzluğu ve Allah’ın ilminin butun kainatta her yeri sarıp kuşattığıdır. 

Kur’an-i Kerim’in bir ayetinde şöyle buyrulur:

“Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar ve dizi dizi uçan kuşlar, gerçekten Allah’ı tespih etmektedir. Her biri, kendi duasını ve tesbihini şüphesiz bilmiştir. Allah onların işlediklerini bilendir.” (Nur Suresi, 41)

 

 John Lloyd ve John Mitchinson, “Cahillikler” serisinin ikinci kitabında Hayvanlar Âlemi’ni ele alıyor. Hayvanların eşsiz, sonsuz çeşitlilikteki ve baş döndürücü dünyasını ve hayvanların hiç bilmediğimiz, çoğunlukla hayal bile edemeyeceğimiz özelliklerini gözler önüne seriyor. Hiç durmadan 10 yıl boyunca uçabilen albatrosları, sayı sayabilen ağustosböceklerini, ölülerinin ardından yas tutan kazları, hiç su içmeyen koalaları, 34 tane beyne sahip sülükleri, saatte 300 km hıza ulaşabilen kartalları, 255 yıl yaşayabilen dev kaplumbağaları, kavanozları açabilen ahtapotları ve çok daha fazlasını Cahillikler serisinde hayretler içinde bulup, okuyabilirsiniz.

Yaratanin yarattigi Kuşlarla ilgili buldugum ilginc bilgileri de burada veriyorum: Okumaya Devam »

2 fincan kahve

Ne zaman hayatında bazı şeyler taşınamaz hale gelirse veya ne zaman 24 saat kısa gelmeye başlarsa, o zaman bu yazıdaki bir kavanoz ile 2 Fincan Kahveyi hatırlayınız!

Bir gün bir Felsefe profesörü, elinde birkaç kutu olduğu halde derse gelir. Ders başladığında, hiçbir şey söylemeden, önüne büyükçe bir kavanoz alır ve ağzına kadar tenis topları ile doldurur. Ve öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar. Öğrenciler ittifakla kavanozun dolduğunu ifade ederler,

 

Bu sefer profesör önündeki kutulardan bir tanesinden aldığı çakıl taşlarını, çalkalayarak kavanoza döker, böylece çakıl taşları kayarak, tenis toplarının aralarındaki boşlukları doldurur ve öğrencilere tekrar kavanozun dolup dolmadığını sorar, onlar da ‘evet’ doldu derler, profesör bu defa masanın üzerindeki diğer kutuyu eline alır ve içindeki kumu yavaşça kavanoza döker. Tabii ki kumlar da çakıl taşlarının aralarındaki boşlukları doldurur. Ve tekrar öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar, Öğrenciler de koro halinde ‘evet’ derler.

Bu defa, profesör masanın altında hazır bekleyen 2 fincan kahveyi alır ve kavanoza boşaltır, kahve de kumların arasında kalan boşlukları doldurur. Öğrenciler gülerler!

Profesör öğrencilerin gülüşünü destekleyerek ‘eveet’ diyerek
Ben ‘Bu kavanozun bizlerin hayatımızı simgelediğini ifade etmeye çalıştım’ der.

Şöyle ki, bu tenis topları hayatınızdaki en önemli şeylerdir:  aileniz, çocuklarınız, Anneniz, Babaniz, sıhhatiniz, manevi degerleriniz, ibadetleriniz ve sizin için hayatinizda en önemli olanlardir.

Diğer şeyleri kaybetseniz de, bu önemliler kalır ve hayatınızı doldurur.

O çakıl taşları ise ailenize gore daha az önemli olan diğerleridir, arkadaşlarınız, işiniz, eviniz, arabanız vs.

Kum ise diğer ufak tefek tali şeylerdir.

‘Şayet Kavanoza önce kum doldurursanız…’ diye, anlatmaya devam eder, ‘çakıl taşlarına ve özellikle de tenis toplarına (yeterli) yer kalmaz.

Aynı şey hayatımız için de geçerlidir. Vaktinizi ve enerjinizi ufak tefek şeylere harcar, israf ederseniz, önemli şeyler için vakit kalmayacaktır . . .  Cunki, bir gun geceyle beraber sadece 24 saattir ki, uyumaniz da buna dahil!

Dikkatinizi mutluluğunuz için önem arz eden şeylere çevirin. Kulluk vazifelerinizi yapin, Çocuklarınızla oynayın. Eşinizle, Annenizle, Babanizla ilgilenin, sağlığınıza dikkat edin. Eşinizle, dostunuzla yemeğe çıkın. Evinizin ihtiyaçlarını karşılayın. Öncelikle tenis toplarını kavanoza yerleştirin. Hayatinizdaki Öncelikleri, sıralamayı cok iyi bilin, hata yapmayin.  Kavanozunuzu ilkonce kumlarla ve cakil taslariyla da doldurmayin ki, doldurursaniz bunlar kavanozunuzda tenis toplarina yer birakmaz, ama tenis toplariyla mukayese edildiginde, kum ve cakil taslarinin degerleri yoktur!

Hayatinizdaki Öncelikleri, sıralamayı cok iyi bilin. Gerisi hep kumdur.  Hayat kumlarla doldurulamaz!


Bu Ara Bir öğrenci sorar ‘Peki, O iki fincan kahve nedir?’

Okumaya Devam »

Pozitif enerji kullanmak…

Gunlük hayattaki problemleri, negatifleri, gecmisteki problem ve sıkıntıları, yasadığımız bugünlere ve kısmetse yaşayacağımız yarınlara taşımayıp, bunları silerek veya vicdanlarımızın tolere edemediklerini inancımıza göre öbur dünyaya, Allah’a havale ederek, yasadığımız bugunlerdeki düşüncelerimizi bunlardan arındırarak daha sağlıklı günlerle bu ölümlü dünyada yaşayabiliriz eger Yaratan takdir ettiyse.  Sevdiklerimize daha derinlerden, daha sicak ve daha çok vakitlerimizi vererek, çok daha dinamik ve zinde olarak onlarla ilgilenebiliriz. 

Bana ve aileme bilhassa Japonyada yapilan haksizliklar ve verilen maddi ve manevi zararlar, sabirla bekledigim 18 aylik surede,  zarar verenlerin duzeltici uygulamalarini baslatmamalari neticesinde beni pek cok yormustu.  Bana ve aileme yaptıklari haksızlıkları, verdikleri zararları anlamamazlıktan gelmeleri ve 18 ay icinde verdikleri zararlarla ilgili duzeltici uygulamalara baslamamalari ve hatta ozurler bile dilememeleri ve sanki hic haksızlık yapmamıslar ve parasal zararlar vermemisler gibi davranmaları nedeniyle, artık daha cok bekleyemiyerek onları Allah’a sikayet etmek mecburiyetinde kaldim, ve dusuncelerimi bu konuda, bu dunyada sifırladım.  Oysa ki, zarar verenlerin obur dunyadaki kendi menfaatlerine olacak duzeltici uygulamalara baslamalarini 18 ay sabirla onlar icin bekledim ki, manevi inanclarimiza gore ve kul hakki geregi olarak gerekenleri yapmalarini bekleyip durdum, ama beklenilenleri yapmadiklari gibi bu sefer mazlum oldugum halde, beni suclu gormeye basladilar!!!  18 ay bekleyisten sonra, vazifemi fazlasiyla yaptigima kanaat getirip, onlari kurtarmak artik bana ne deyip, hepsini Allah’a sikayet etmek mecburiyetinde kaldim.  Neticede pek cok rahatladim, yenile dogmus gibi oldum, boylece ibadetlerimle ve sevdiklerimle ilgilenecegim vakitlerim de cok fazlalasti. 

Esim ise onları bu durumlarıyla 18 ay bekledikten sonra affetmemi defalarca soyliyerek, benden cok daha fazla toleranslı oldugunu, yani daha cok pozitif hareketlere ve pozitif enerjiye sahip oldugunu ispat etti.   Gercekten, bana takriben 5 milyon yenden daha fazla (takriben 55,000 abd dolari) birkac konuda zarar verenlere / verdirenlere ve pek cok haksızlıklar yapanlara haklarımı helal edemedim, bu bir gercek!!! 

Bazi kisileri gittikleri egri yollardan maalesef dogru yola ceviremiyorsunuz ve onlar delilli ikazlarinizi dinlemiyorlar, dinlemek istemiyorlar, gormuyorlar veya gormek istemiyorlar ve cok yazik ki kendi nefisleri istikametindeki egri yollarini hak yol saniyorlar ve hatta onlarin iyiligini istemis olmaniza ragmen, sizi mesnetleri / dayanaklari olmaksizin munazaralarinda sucluyorlar ki, boyleleri de aramizda maalesef bu dunyada yasamakta.  TESBIT EDEBILDIGIM KADARIYLA, BU KISILERIN KISMEN VEYA TAMAMEN KUL HAKLARINA SAYGILARI OLMUYOR.  BUNLARI KUL HAKKI ETKILEMIYOR!  VICDANEN RAHATSIZ DA OLMUYORLAR GIBI DAVRANIYORLAR!!!NETICEDE BU KISILERE GERCEKTEN ACIYARAK, ONLARI BU DUNYADA SILMEK MECBURIYETINDE KALIYORUM!!!  

Tam tatmin oldugum husus ise Yaratan’in (deliler haric) herkese (hangi dine sahip olursa olsun, dinsiz de olsa) akil ve rizik vererek tum hurriyet icinde hepimizi dunyaya salivermis olmasi ve herkesin yaptigi herseyi sabirla her an olumlerimize kadar kaydetmesi ve obur dunyada bu kayitlar esas alinarak sinava girmemiz!!!  Ne kadar guzel ki, obur tarafta boynuzlu hayvan bile, boynuzsuzdan hakkini alacak!!!  Hic kimsenin digerinde bir hakki kalmayacak!!!  

Neticede bu dunyada sıfırladıgımız ve / veya obur dunyaya havale ettigimiz problemlerle bu dunyada kazandıgımız zindeligimizi ve ilave vakitlerimizi, maddi ve manevi yönde kendimiz, ailemiz ve gercek dostlarimiz icin yapacagimiz yararlı uygulamalarımızla değerlendirebiliriz eğer Yaratan takdir ettiyse… 

Bizlerden daha iyi imkanlarla yasayanlari degil de, kendimizden daha problemli olanları veya bizim imkanlarımızdan daha az imkanlarla yasayanların her an bu dunyada mevcut olduklarını bilerek, Allah’a her zaman sukur etmemiz, hamd etmemiz gerekli.  Gunluk hayatın ilk luzumlu gereksinmeleri olan yiyecekleri bile bulamayan, böcekleri toplayarak yemek mecburiyetinde kalan ve ruyaları midelerine girecek cok az bir yiyecek ve kuru ekmek olan Afrikalı komşularımızı hic bir zaman unutmayalım. Yakındaki ve uzaklardaki her cografyadaki komşularımıza karsı vazifelerimizi yaparak, onlara yardım ederek, muhtaclarla kendimizi mukayese ederek  Yaratana kendimiz icin şükretmemiz, şükranlarımızı arz etmemiz ve hamd etmemiz gerekli, teşekkür etmemiz lazim!  Sevdiğimiz yiyecekleri, yaş pastamızı yeyip, kahvelerimizi icerken komsularımızı unutmayalım, her zaman hatırlayalım.  Her gun çope attigimiz Turkiye capindaki milyonlarca ekmegi ve binlerce ton yiyecekleri dusunelim. Ac bir insanı doyurduğumuzda kendimiz gercekten aç olmamiza rağmen, karnımızı oldukca tok, maddi ve manevi yonlerden kendimizi çok daha güclü ve buyuk bir haz ve mutluluk icinde hissedebiliriz.  Bu bir gercek. Bunu ben denedim. 

 Asirlar onceki buyuklerimiz, sahip olduklari sadece bir tane hurmayi bile, ac olan bir muhtacla paylasabilmistir ve bu bir hurma iki kisiyi de onlarca hurma olarak tatmin etmistir, unutmayalim!  Bugun de, 2009′lara layik buna benzer uygulamalari imkanlarimizla yapabilelim.  Burada yazdiklarimi hepberaber deneyelim. Hayir yapmakla, malimiz ve servetimiz de katiyyen azalmayacak, daha da bereketlenerek buyuyecektir.  Hayir yapilmayan servet de cogalmayacak, bereketlenmiyecek ve neticede yok olacaktir.  Bu gercekler deneyim sonuclaridir.

Sayın Nilgün Delikan, günümüz insanının yaşam gundemindeki gerceklere ve problemlerine cok guzel değinmektedir ki, değerli gorüslerini yansıtan Nilgün Delikan’ın aşağıdaki yazısını okurlarımızla paylaşmak istedim.  Sayın Delikan’ın yazısında bulunan sadece bir paragrafı teknik bilgime ve görüşüme göre değiştirdim, ilaveler yaptim;  ayrica bir paragraf da ilave ettim.  Bu iki (2) paragrafi yeşil renkle fontlandırdım:

Bu yazidaki hususlari yapmakla, bizlerin çok daha iyi biyolojik  ve psikolojik sıhhatlerimize kavuşabileceğimize, cok daha iyi pozitif bir morale erisebilecegimize inanıyorum.   Bu konuda deneyimlerim / tecrubelerim de oldu, inanarak yazıyorum.

Kimden: Nilgün Delikan
Tarih: 15 Ekim 2009 23:48
Konu: Pozitif enerji kullanmak…

Beyin öyle bir güçtür ki… 

Kafadan geçen her düşüncenin bir talep olduğuna inanıyorum…
Trafik kazasından korkan
insanlar hep kazaya uğrarlar. Eğer siz korkuyla yola çıkar ve hep bunu beyninizde kurgulayıp etrafa negatif enerji yayarsanız mutlaka şoföre kaza yaptırırsınız ama arabayı siz kullanıyorsanız ve böyle korkularınız varsa eğer sakın araba kullanmayın…

Çocuğuna aşırı korumalı ana ve babalarının
çocuklarına hep bir şeyler olur yani biri bir taş atsa bile gelir sizin çocuğunuzun kafasını bulur o zaman siz şunu düşünürsünüz “onu kollayıp korumasam hep başına olumsuz şeyler geliyor.
Neden acaba ? Bu tıpkı (yumurta mı tavuktan çıkar, yoksa tavuk mu)’yu andırmıyor mu?


Hep para olmadığından yakınıyoruz sanki bunu soran bizden para isteyecekmiş gibi. Aynen devam edin,
neyi YOK diyorsanız, onu YOK etmeye devam edin, sürekli şikayet edip etrafa olumsuz ve zavallı görünerek her şeyin bereketini kaçırın, ayrıcada bu kadar mızırdanma sonunda dostlarınızı da kaçırdığınızı fark edeceksiniz.

Sürekli param yok diyen insanlar paralarının bereketini öyle kaçırırlar ki bir gün gelir birde bakarlar gerçekten paraları bitmiş ama bu bitiş ani çıkan hesapta olmayan mecburi harcamalarda olabilir, sağlığa harcanması gereken miktarlar da olabilir.
hangi hastalıktan korkup, çağırıyorsanız size onu getirir. 
ÇOK İYİYİM ÇOK ŞÜKÜR demekle işe başlayın.
 enerji şeklinde size geri dönüşünden aldığınız pozitifi başka hiçbir şeyde bulamazsınız.

Yeni bebeği olmuş bir anne
eğer sıkıntıları varsa veya olumsuz bir kişiliğe sahipse lütfen en olumlu olduğunda bebeğini kucağına alıp onu çıplak tenine deydirsin.
Eğer bebeklerinizin huzurlu ve sağlıklı bir bebek olmasını istiyorsanız onu sakin kavgasız gürültüsüz ve pozitif bir ortamda büyütmeye çalışın, Kızgınken, sinirliyken kucağınıza almamaya çalışın ve ona sınırsız sevginizi gösterin.  Öpün koklayın ve bilin ki bu günler çok çabuk geçecek ve bilin ki çok çabuk büyüyorlar.


Bazı anne ve babalar çocuklarını çok sevdikleri halde bunu ifade edemez ve gösteremezler.


Neden ?


Ne zaman göstereceksiniz?
Allah’ın verdiği bu armağana sevgiyi en güzel şekilde göstermemiz bir şükür ve teşekkür değil mi ?

Beyin öyle bir güçtür ki
,

insan beyin gücünü kullanarak isterse kendini felç de edebilir, öldürebilir de, kanserini de yenebilir.  Yeter ki beynini şartlandırabilsin.  

Size tıp kitaplarına girmiş bir olayı anlatmak istiyorum: 

“Et taşımaya yarayan soğutuculu bir tren, temizlenmek için bir istasyonda duruyor..
İşçiler vagonları temizlemeye başlıyorlar, işçinin biri bir vagonu temizlerken diğer işçi o vagonu boş sanıp kapısını dışardan kilitliyor.. Biraz sonra tren hareket ediyor, ve bir durak sonra et almak üzere bir istasyonda duruyor.

 
Kapalı kalan işçinin vagon kapısı açıldığında işçinin donarak öldüğü görülüyor. Fakat bir bakıyorlar ki, vagonun ısısı normal ısıda yani dondurucuya geçirilmemiş. Ama kapalı kalan işçi bunu bilmediği, donarak öleceğini sandığı için beyin aynen donmanın şartlarını hazırlayarak, donmanın tüm belirtilerini göstererek vücudunu buna uyduruyor.”…

 

Allah’in takdir ettigi gibi, iki ayri kanser hastasının bugune kadar yaşamalarına ve 25 sene onceki bir kanser hastasının yaşamına bugun itibariyle 63 yasinda devam ettiğine bizzat şahit oluyorum.  Cunki, iyi olmak icin hastalarda büyük bir güc ve azim var!   Okumaya Devam »

“MENDERES çok büyük adamdı.”

MENDERES çok büyük adamdı.” 

Menderes, İmam-ı Azam’ın türbesinde neler düşündü?

Mustafa ARMAĞAN, Zaman Gazetesi 14 Haziran 2009

 

Geçen hafta 1921′de Suriye sınırı çizilirken Hasan Basri Çantay’ın, topraklarımızın peşkeş çekildiğini söylediğini aktarmış ve sormuştum: Bilin bakalım Çantay bugün hangi partinin sıralarında oturuyor? Sayın Aydın Menderes arayarak bu soruyu bana yöneltti. Kendisine fakirin de o cevabın hasretiyle yandığını söylemekle yetindim.

 

Hazır Aydın Bey’i yakalamışken sormadan edemedim: Rahmetli babanızın Bağdat’ta İmam-ı Azam’ın türbesini ziyaretinde söyledikleri doğru mudur? Sağ olsun, kendisi birkaç koldan teyit etti olayı.

Olayı anlatan kişi, başlangıçta CHP’den meclise girmiş olup 1954 seçimlerinde DP’den milletvekili seçilmiş olan Sebati Ataman. (Nazlı Ilıcak’ın “Menderes’i Zehirlediler!” (1989) adlı kitabında Ataman’la yaptığı söyleşiden aktaracağım.) Siz ne söylediğini merak ededurun, ben o sözleri bir çerçevenin içine yerleştirmek istiyorum ki, tesadüfen söylenmediği anlaşılabilsin.

İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanlığı devrinde Araplarla ilişkilerin geliştirilmesi için tek bir adım dahi atılmamış, daima olumsuz tavır takınılmıştır. 28 Mart 1949′da İsrail’i tanıyan ilk Müslüman devlet olduğumuzu ve bu tutumun bizi Arap aleminden iyice koparttığını bilmekte fayda vardır. Prof. Hüseyin Bağcı’nın da belirttiği gibi İsrail’i tanımış olmak, Menderes’in CHP’den devraldığı bir ‘dış politika yükü’ydü. Bu yük, ancak ileriki yıllarda ortadan kaldırılacaktı.

İşte Türkiye ile Irak arasında 24 Şubat 1955′te imzalanan ve sonradan İngiltere, Pakistan ve İran’ın da katılımıyla Ortadoğu’nun Türkiye’nin önderliğinde toparlanması çabasının arkasındaki dış politika manzarası buydu.


Menderes’in kuruluşunda katkıları olduğu Libya‘yı ziyareti sırasında Turgut Reis’in türbesinde Fatiha okudu (15 Şubat 1957).

 

Menderes, Türkiye’nin mutlaka bir Ortadoğu politikası olması gerektiğine inanıyordu. Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü’den bu politikanın belirlenmesini isterse de sonuç alamaz. Bu arada Mısır büyükelçimizle görüşen ABD Dışişleri Bakanı Dulles’ın “Mısır siyasetiniz nedir?” sorusuna elçinin “Bilmiyorum” diye cevap vermesi bardağı taşıran damla olur. Menderes tam anlamıyla yalnızdır. Dışişleri Bakanlığı’nı kendisi sürüklemek zorundadır. İpleri eline alır ve harekete geçer.

Şu sözler kendisine ait: “Biz Arap komşularımızla dostuz. Eğer bazen bu hisler bir sis perdesi altında gizlenmiş gibi görünmüş ise de bunun geçici sebeplerden ileri geldiğine ve bundan böyle bütün bütün yok olmasının da mukadder bulunduğuna hiç şüphe etmiyoruz.” Araplarla dostluğumuzun arasındaki engellerin kaldırılması kaçınılmazdır ona göre.

Öyleyse ne yapılmalıdır?

Önce İngiltere’nin, ardından da ABD’nin tutumunu yoklayan Başbakan, Ortadoğu gezisine çıkan Dulles’ı, programda yokken Ankara’ya davet eder ve uzun bir görüşme sonunda onu da ikna eder. Menderes, Nasır’a karşı harekete geçmiş ve İngiltere ile ABD’yi de ikna etmiştir. İlk hedef, Irak’la işbirliğidir. 6 Ocak 1955′te Bağdat’a giden Menderes, bir fırsatını bulup Nuri Said Paşa’yla baş başa görüşür. 13 Ocak’ta Türkiye-Irak ortak bildirisi yayınlanır. Uzun zamandır uyuşuk bir dış politika güden Türkiye’nin gösterdiği bu inanılmaz ataklık, İngiltere ve ABD’yi bile şaşırtmıştır.

 

Daha çok şaşıran ise Mısır ve İsrail’dir. İkisi de Türkiye’nin aleyhine döner. Anlaşmayı bozmak için uğraşırlar. İsrail Devlet Başkanı Ben Gurion, şoka girmiştir. Menderes 23 Şubat’ta tekrar gider Bağdat’a ve ertesi gün, Bağdat Paktı haberi, ajanslardan dünyaya yayılmaktadır. İngiltere davet edilir pakta, sonra da ABD. Birincisi girerken, ikincisi dışarıda kalmayı tercih edecektir.

Anlattıklarımızdan çıkarılması gereken sonuç şudur: Türkiye, Atatürk döneminden sonra ilk defa Ortadoğu’da ‘bir şey’ yapmaya çalışmakta, öncülüğü ele almaktadır.

İşte Sebati Ataman’ın aşağıdaki hatırasını bugünlerin gazete sayfalarının arasına koyarak okuyun lütfen. Adnan Menderes, Bağdat’ta İmam-ı Azam hazretlerinin türbesini ziyarete gitmiştir. Sonrasını beraber okuyalım:

“Dualarımızı okuduk, ayrılacağız. Adnan Bey kımıldamıyor. Öylece kaldı, âdeta murakabeye daldı. Nihayet silkinip kendine geldi. Dışarı çıkarken yanına yaklaştım ve sordum: “Beyefendi, bir murakabeye daldınız, merak ettim, o esnada ne düşündünüz?” Kolumdan tutup bir kenara çekti ve şu cevabı verdi: “Sebati, bu mezarını ziyaret ettiğimiz şahsiyet, burada ve yakın şarkta, bizim memleketimiz de dahil bütün İslam ülkelerinde ebedî olabilecek bir nizam kurmuştur. Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra bu nizam da yıkılmış, darmadağın olmuştur. Şimdiki İslam ülkelerinin vaziyetini görüyorsun. Bu nizamın başka esaslar dahilinde yeniden kurulması, sulh ve  sükûnun avdet etmesi lâzımdır. Biz de buraya bunun için geldik.”

Menderes’in sözlerini dinlerken, gözüm yaşlar içinde kalmıştı. Bana “Ağlıyor musun?” diye sordu ve sözlerini sürdürdü: “Ağlama, bu olacak, muhakkak olacak, biz görmeyeceğiz ama torunlarımız muhakkak görecek.”

Sebati Ataman ekliyor: “Menderes çok büyük adamdı.”

Atatürk bu sözü demiş mi? Okumaya Devam »

EZAN, Turkiye’de 1932 yilindan itibaren Turkce okunuyordu;  ne mutlu ki 1932-YILI-EZAN-kanununun Rahmetli ADNAN MENDERES Hukumetinin iptal etmesiyle, EZAN 1950 YILINDA gerçeğine döndü?  Ne mutlu ki, EZAN olmasi gerektigi sekilde Arapca okunmaya baslanildi?  BUNU RAHMETLI ADNAN MENDERES GERCEKLESTIRDI!!!

Kaynak:   http://www.metacafe.com/watch/2743572/ezan_nas_l_ger_e_ine_d_nd_t_rk_slam_yolunun_ehidi_ulu_nderimiz_adnan_menderes/

 

TüRK İSLAM YOLUNUN ŞEHIDI, ULU ÖNDERIMIZ RAHMETLI  ADNAN MENDERES’E BUTUN TURK ULUSUMUZCA ALLAH’DAN MILYONLARCA DEFA RAHMETLER DILIYORUZ, RUHU SAD OLSUN MERHUMUN VE YOLUNDA GIDEN ARKADASLARININ:

 

27 yillik iktidar partisi CHP 1950 yilinda cokmustu, milletin demirkirati yuzde 53′leri asan oy patlamasiyla 408 milletvekili cikartmisti.  CHP’nin ise 69′du. Demokratlar sevinc icindeydi. Turk Milleti ise ilk defa dediginin cikmasi ve sozunun gecerli olmasinin zevkini cikariyordu. 15 Mayis 1950 sabahi Turk Milleti beyaz ihtilali yaparak bembeyaz bir sayfa acmisti demokrasi tarihine!  

 

23 Mayis 1950, Menderes ilk icraatina hemen 1932 yilinda EZANI  Turkceye ceviren Kanunu iptal etmekle basladi.  Ezanin Arapca okunma karari sok etmisti bazilarini!  Menderes ise bu tabularin ustune gitmeye kararliydi.  Menderes’in bu teklifi hemen Meclis’ten kabul gordu.  Bazi CHP’liler de destekledi.  Bazi sozde ilerici aydinlarsa Demokrat Partiden bu karar yuzunden koptular.  Menderes sozunde kararliydi, karari hemen Cankaya koskune gonderdi, Kanunun Ramazan ayina yetismesi isteniyordu.  Bayarsa Kanunu onaylamiyor ve agirdan aliyordu. Oyalandigini anliyan Menderes tavrini hemen sertce ortaya koydu ve hemen istifasini yazip Mersin’e hareket etti. Sonuc Menderes’in teklifini Bayar imzalamak zorunda kalmisti. Menderes de hemen Mersin’den geri donmustu.  Ordu ise konuyu tartismaya coktan baslamisti bile.  Ihtilalin ayak sesleri kislalardan sokaklara gelmekteydi artik!  Ne mutlu ki, artik ezan minarelerin serefelerinde Arapca okunmaktaydi.

 

Menderes bir yandan kalkinma hamlesi baslatirken, Turk milleti yapilan yollar, baraj projeleri ile adeta mutluluktan ucuyordu.  Ulke santiye haline donusmustu, yil 1954!  Yeniden yapilan secimler sonucunda Demokrat Parti iktidara gelmisti. Demokrat Parti milletvekili sayisini 625’e   cikarirken, CHP ise 31’e dususun acisini yasiyordu.  CHP hezimete ugramisti.  Tarihler 1957’dir, ihtilalciler son hazirliklarini yaparken,  Menderes secim kararini verir.  Menderes Trabzon’da yaptigi konusmada Ismet Pasa hastadir ve hastaliginin adi, yani  teshis Iktidar hastaligidir, der.  Milli sef oldukca sinirlenir ve eger Demokrat Parti’nin sansi varsa benim sagligimda cekilmek lutfuna ugrar, onlari ileride mudafaa edecek tek adam ben olacagim cevabini verir.  Milli sef, ihtilalcilere goz kirpmisti bile.  Albay Talat Aydemirse ihtilal gunu olarak 29 Ekim’i secmisti. 29 Ekim toreninde devlet erkani tutuklanacakti.  Demokrat Parti secimden galip cikinca Aydemir’in planlari suya dustu.  Bu sefer devreye Faruk Guventurk girer.  Ihtilalin fikirlerini de Menderes’in Milli Savunma Bakani Semi Ergin’e acar. Bakana acik, acik ihtilalin liderligini teklif eder. Semi Ergin ben yokum ama, isterseniz siz yapin yolunu gosterir. Menderes’e bu hazirligin haberini binbasi Samet den almistir.  Menderes kararini vermistir, donus yoktur, onlarin cezasini verecektir. Donusu olmiyan yollara ordu coktan girmisti bile!

 

Ezan Nasıl Gerçeğine Döndü Islam Düşman Ları O Kanlı Eller Yıkamakla Temizlenmez Unutmadık Sonsuza Kadar Unutturmayacağız 

 

 http://www.metacafe.com/watch/2743572/ezan_nas_l_ger_e_ine_d_nd_t_rk_slam_yolunun_ehidi_ulu_nderimiz_adnan_menderes/

 

sorular-cevaplar

1. Yüce yaratıcı Allah insanları neden yaratmıştır?

2. Allah’a inanmakta büyük zorluk çekiyorum.

3. Allah’ın varlığının başı ve sonunun olmaması ve samed ismi ne demektir?

4. Allah’in nuru ne demektir?

 

Yukaridaki onemli husus ve sorulara Prof. Dr. Hayrettin Karaman cevap veriyor:

 

Soru:
Yüce yaratıcı Allah insanları neden yaratmıştır?

Cevap:
Allah Teâlâ’nın yüce ve kâmil sıfatları vardır, bunlardan biri de yaratma sıfatıdır. Bu sıfatın âtıl olması, hiç olmaması gibidir, faal olması ise devamlı yaratmanın bulunmasını gerektirir. Allah yaratandır, en güzel yapandır, mutlak iyilik, güzellik ve kemaldir. İşte bu sıfatların eseri, tecellîsi (ilgili olduğu yerlerde eserlerinin görülmesi) diğer varlıklar arasında insanın da yaratılması sonucunu doğurmuştur. İnsan Allah’ın, birden fazla sıfatının tecelli ettiği, eserinin görüldüğü bir varlıktır, yaratılmışların -bu bakımdan- en kâmilidir. Yaratılış amacına uygun olarak varoluşunu gerçekleştirdiği takdirde (yani Allah’ı bilme, O’na inanma ve O’nun rızasına uygun bir hayat geçirme amacını gerçekleştirmesi durumunda) insan, dünya ve ahirette mutlu olacak, Allah Teâlâ’nın nice sıfatlarının eseri onda tecellî edecek, ilâhî güzelliklerin -deyim yerinde ise- kopyası, yansıması onda gerçekleşecek, ölümden ve kıyametten sonra gelecek/yaşanacak olan ebedî ahiret hayatında ise yine Yüce Mevlâ’nın ebedîlik sıfatının insancası yaşanacaktır.

 

Soru:
Selam. Direk konuya girecem. Ben 22 yaşında biriyim Allah’a inanmakta büyük zorluk çekiyorum. Şu an eminim bu duyduklarınız sizde klasik bir ateist imaj yaratmıştır, ama durum bundan çok farklı anlatayım: Ben Allah’ın varlığına inanmak istiyorum, ama “Allah’ım yardım et, Allah’ım beni kurtar” veyahut “Allah’ım sen çok büyüksün” dediğim zaman gerçekten bir Allah’ın varlığına inanarak bunları söylemiyorum. Bunun yerine arkadaşım Mehmet’ten yardım istemek bana daha gerçekçi geliyor; yani net olarak şunu söyleyebilirim, Allah dediğim zaman Allah’ı yaşayamıyorum, sadece ağzımdan beş harfli bir kelime çıkıyor. Allah dediğim zaman “yoktan var
eden, evrenin yaratıcısı, herşeyin sahibi” biri beynimde belirmiyor, sizden bana şu konuda yardım etmenizi istiyorum; bana Allah dediğim zaman ne dediğimi bilmeme yardım etmenizi; nasıl elma dediğim zaman aklıma ağaçta sallanan bir kırmızı yuvarlak cisim geliyorsa ve ben ne dediğimi gerçekten çok iyi biliyorsam Allah dediğimde de aynı şeyi hissetmek istiyorum, saygılarımla. (Yazımda bir kaç şeyi ardarda tekrarlamış olabilirim ilk kez bu konuyu açtığım için uygun kelimeleri de tam olarak yerli yerinde kullanmamış olabilirim, affedin)


Cevap:
Konu çetrefil, soruyu yazan da dil ve bilgi bakımından yeterli olmadığı için soruda yersiz ifadeler ve tutarsızlıklar var, ancak maksat anlaşılıyor; biz de sözleri değil, maksad esas alarak bazı açıklamalar yapmaya çalışacağız.


Kur’an Allah Teâlâ’nın gözle (basar) algılanamayacağını, akıl ile de kavranamayacağını açıkça ifade ediyor. Hiçbir kimse tarafından görülmemiş ve dünyada görülemeyecek olan bir varlığın, gözle görülen mesela kırmızı bir elma gibi tasavvur ve tahayyül edilememesi tabîîdir. Eğer insanoğlu zihninde, hayalinde bir Allah tasavvur ve tahayyül ederse, Allah’ı bundan (hayalinde O’na verdiği şekilden, suretten” tenzih etmesi, “Haşa Allah bu değildir, O, tasavvur edilemez, herhangi bir şekle sokulamaz” demesi gerekir.


Allah’a iman, gayba (görülemeyene) imanın başında gelir. Bir şeyin varlığını bilmek ve ona inanmak başkadır, onu görmek, görmeden tasavvur etmek başkadır; “ikincisi olmuyor diye birincisi de olmaz” denemez, birincisi ikincisini zorunlu kılmaz; yani var olan her şeyin görülmesi gerekmez. Biz, evrenin ve evrende olanların, dünyaya ve onun da içinde yer aldığı galaksiye nisbetle çok daha büyük olduğunu biliyor ve buna inanıyoruz, ama o galaksilerin tamamını görmüyoruz. Biz aklımızın olduğunu biliyor ve buna inanıyoruz, ama onu görmüyoruz ve tasavvur da edemiyoruz. Aklın işlevine, eserine bakarak onun var olduğunu biliyor ve ona inanıyoruz. İşte bunun gibi kendimize ve çevremize bakıp bunların üzerinde düşününce de Allah’a ulaşıyoruz; yani bütün bunlar yaratan ve yöneten bir varlığın olması gerektiği sonucunu çıkarıyoruz. Bu varlığın niteliklerini kısmen aklımızla buluyoruz, ama bu konuda akıl yeterli olmuyor, nitelikleri doğru ve tam olarak öğrenebilmek için Allah’ın açıklamasına ihtiyaç duyuyoruz, bu açıklama da vahiy yoluyla yapılıyor.


İnsan bir kere Allah’a iman ettikten sonra bu imanın bilgi imanını geçip, “bir şeyi görerek, hatta bir şey olarak ona inanma” kesinliğine ulaşabilmesi için tefekkür ve ibadete devam etmek gerekiyor. Tefekkür ve ibadet sonunda, yine görmeden öyle bir Allah inancına ulaşılıyor ki, bu imanın sahibi gördüklerinden şüphe ediyor da Allah’ın varlığından şüphe etmiyor.

 

“Bir şeyi Mehmet’ten, Ahmet’ten istemenin, Allah’tan istemekten daha gerçekçi gelmesi”, isteyenin hem kendisi hem de başkalar hakkındaki bilgisinin sığlığından, tefekkür kapasitesinin darlığından kaynaklanır. Ayrıca bir şeyi Mehmet’ten istemekle Allah’tan istemek de birbiri ile çelişmez. Mehmet’in vermesinin anlam başkadır, Allah’ın vermesinin anlam başkadır. Allah dilemezse Mehmet veremez ve Mehmet’in verdiği de Allah’ındır. Hiçbir insan yoktan bir zerre yaratmış değildir; bütün yapılanlar, bulunanlar, alınanlar, verilenler yaratılmış ve hazır bulunuş bir âlemde ve o âlemden (ondaki canlı ve cansız varlıklardan) yapılmaktadır. Hem kaynak O’ndandır, hem beşerin yapıp ettiklerinin düzeni (tabîî denilen düzen) O’na aittir.

 

Soru:
Allah’ın varlığının başı ve sonunun olmaması ve samed ismi ne demektir?
Okumaya Devam »

Anayasa, Ulus ve Din

Anayasa, Ulus ve Din

Islam Hukuku Profesoru Dr. Hayrettin Karaman

 

Anayasa’nın 3. maddesine göre devletin milli marşı İstiklal Marşı’dır ve orada şu mısra vardır, tam aciklama burada:

“Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklal”.

 

 

 

 


Ergenekon soruşturmasında yer alan belgeye göre Kara Kuvvetleri Komutanı iken Büyükanıt şöyle demiş: “Anayasa’nın 2. maddesine göre… ülkü, dil, kültür birliği ulusun oluşmasında temel unsurlardır. Din konusu ulusun oluşumunda söz konusu değildir.”

Bir kere Anayasa’nın hiçbir yerinde “ulusun oluşmasının temel unsurları şunlardır” şeklinde bir ifade ve sınırlama yoktur. Dinin, ulusun oluşumunda oynadığı role de temas edilmemiştir.

Eğer Atatürk milliyetçiliğinde dinin yeri yoksa, komutan bunu demek istiyorsa bu takdirde bu milliyetçilik anlayışının, Anayasa’ya göre mutlak üstünlüğü bulunan millet iradesinde yeri olup olmadığını sorgulamak gerekir. Yüzde yüze yakını Müslüman olan bu ülke insanının milliyetçilik anlayışından da, hayatından da dini kaldırmak mümkün değildir ve mümkün de olmayacaktır.

Türkiye laik ulus devletinde üst kimlik problemi vardır; bu üst kimlikte din olmayacaksa etnik aidiyet de olmaz. Ama bu bir “üst kimlik” meselesidir ve şu anda konumuz dışındadır, ancak farklılık içinde bir ulus teşkil
eden

insan guruplarının kimliklerinde din çok önemli ve bizde kahir ekseriyetle ön planda yer alır.
Atatürk de yeni Türkiye’yi kurarken büyük ölçüde dine ve din adamlarına dayanmış, bu unsuru her fırsatta dile getirmiş ve desteğini almıştır. “Daha sonra bundan vazgeçti veya baştan beri bu bir politika idi” denirse, bu “vazgeçti, politika yaptı” iddiasının etik ve hukuki açıklaması bu iddiada olanlara düşer.

Şimdi Anayasa’ya dönelim ve Kara Kuvvetleri Komutanı’nın iddiasının burada yer alıp almadığına bakalım.

“MADDE 2.- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.”

Burada Atatürk milliyetçiliğine atıf var.
Okumaya Devam »

Eski Gönderiler »